30 Aralık 2009 Çarşamba


HEP SENİ SEVDİM

Hep seni sevdim
Yaz kendini anlatırken yaprak yaprak
Günler ne çabuk akıp geçti sevgilim
Yüzyıllar geçti sanki aradan
Yollar yollar boyunca yan yana
Hangi yokuşu çıktıysam seninle
Kuşlar uçuştular saçlarından

Hep seni sevdim, silinmez izi
Sevimli şaşkınlıklarımın o yazdan

Kır kahveleri kuş sürüleri sonra
Konuşmadan oturduğumuz masa iskemle
Demli çay, demli çayın buğusu
O yaz daha mutluydu seninle

Senin mavi miydi ya kalbinin sesi
Bir saat gibi işlerken kendiliğinden
Yine buluştu gözlerimiz sevgiler üreten
O yaz seni ne çok sevdiğimi
Öğrendim bir akarsuyun sessizliğinden

Bulutlardan bulutlara çıkardım o yaz
Çiçekler suladım her günbatımı
Çocuklarla konuştum hüznü unutturan
Yalansız hilesiz sevdim seni
Çiçekler çocuklar ezgiler içinde

AHMET ADA

ÖĞRETMEN

Öğretmenin adı bayan Thompson'du ve 5.sınıf öğrencilerinin
önünde ayakta durduğu ilk gün onlara bir yalan söyledi. Çoğu
öğretmen gibi, onlara baktı ve hepsini aynı derecede
sevdiğini söyledi. Bu mümkün değildi, çünkü orada en önde,
sırasına adeta çökmüş gibi oturan küçük bir öğrenci vardı.

Adı Teddy Stoddard. Bir önceki yıl, bayan Thompson,
Teddy'i gözlemiş, onun diğer çocuklarla oynayamadığını;
giysilerinin kirli ve kendinin de hep banyo yapması gereken
bir halde olduğunu görmüştü ve Teddy mutsuz da olabilirdi.

Çalıştığı okulda bayan Thompson, her öğrencinin geçmişteki
kayıtlarını incelemekle de görevlendirilmişti ve Teddy'nin
bilgilerini en sona bırakmıştı. Onun dosyasını incelediğinde
şaşırdı. Çünkü; birinci sınıf öğretmeni:
"Teddy zeki bir çocuk ve her an gülmeye hazır.
Ödevlerini düzenli olarak yapıyor ve çok iyi huylu...
Ve arkadaşları onunla olmaktan mutlu..." diye yazmıştı.

İkinci sınıf öğretmeni:
"Mükemmel bir öğrenci, arkadaşları tarafından sevilen,
fakat evde annesinin amansız hastalığı onu üzüyor ve
sanırım evdeki yaşamı çok zor.." diyordu.

Üçüncü sınıf öğretmeni:
"Annesinin ölümü onun için çok zor oldu. Babası ona
yeterince ilgi gösteremiyor ve eğer birşeyler yapılmazsa
evdeki olumsuz yaşam onu etkileyecek.“ diye yazmıştı.

Dördüncü sınıf öğretmenine gelince:
"Teddy içine kapanık ve okula hiç ilgi göstermiyor,
hiç arkadaşı yok ve bazen sınıfta uyuyor." demişti.

Şimdi bayan Thompson sorunu çözmüştü ve kendinden
utanıyordu. Öğrenciler ona güzel kağıtlara sarılmış süslü
kurdelerele paketlenmiş yeni yıl hediyeleri getirdiğinde
kendini daha da kötü hissetti. Çünkü Teddy'nin armağanı
kaba kahverengi bir kese kağıdına beceriksizce sarılmıştı.
Bunu diğer öğrencilerin önünde açmak ona çok acı verdi.

Bazıları, paketten çıkan sahte taşlardan yapılmış,
birkaç taşı düşmüş bileziği ve üçte biri dolu parfüm şişesini
görünce gülmeye başladılar, fakat öğretmen, bileziğin
ne kadar zarif olduğunu söyleyerek ve parfümden de birkaç
damlayı bileğine damlatarak onların bu gülmelerini bastırdı.

O gün okuldan sonra Teddy öğretmenin yanına gelerek;
"Bayan Thompson, bugün hep annem gibi koktunuz" dedi.

Çocuklar gittikten sonra öğretmen yaklaşık bir saat kadar
ağladı. O günden sonra da çocuklara okuma, yazma,
matematik öğretmekten vaz geçerek onları
eğitmeye başladı. Teddy'ye özel bir ilgi gösterdi.
Onunla çalışırken zekasının tekrar canlandığını hissetti.
Ona cesaret verdikçe çocuk gelişiyordu. Yılın sonuna dek,
Teddy sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biri olmuştu.

Öğretmenin, hepinizi aynı derecede seviyorum yalanına
karşın Teddy, onun en sevdiği öğrenci olmuştu.

Bir yıl sonra, kapısının altında bir not buldu. Teddy'dendi.
Tüm yaşantısındaki en iyi öğretmenin kendisi olduğunu
yazıyordu. Ondan yeni bir not alana kadar 6 yıl geçti.
Notunda liseyi bitirdiğini ve sınıfındaki üçüncü en iyi öğrenci
olduğunu ve bayan Thompson'un halâ hayatında gördüğü
en iyi öğretmen olduğunu yazıyordu. Dört yıl sonra, bir mektup
daha aldı Teddy'den. O arada zamanın onun için zor olduğunu
çünkü üniversitede okuduğunu ve çok iyi dereceyle mezun
olmak için çok çaba sarfetmesi gerektiğini yazıyordu. Ve
bayan Thompson halâ onun hayatında tanıdığı en iyi öğretmendi.
Daha sonra dört yıl daha geçti ve bir mektup daha geldi.
Çok iyi bir dereceyle üniversiteden mezun olduğunu ama daha
ileriye gitmek istediğini yazıyordu. Ve halâ bayan Thompson
onun tanıdığı ve en çok sevdiği öğretmendi.
Bu kez mektubun altındaki imza biraz daha uzundu.
Theodore F.Stoddard Tıp Doktoru.

Bu hikaye burda bitmedi. İlkbaharda bir mektup daha aldı
bayan Thompson. Teddy hayatının kızıyla tanıştığını
ve evleneceğini yazmıştı. Babasının birkaç yıl önce öldüğünü,
bayan Thompson'un düğünde damadın anne ve babası için ayrılan
yere oturup oturamayacağını soruyordu. Tabii ki oturabilirdi.

Tahmin edin ne oldu?
Bayan Thompson törene giderken özenle sakladığı
birkaç taşı düşmüş olan o bileziği taktı,
Teddy'nin ona verdiği ve annesi gibi koktuğunu
söylediği parfümden sürmeyi de ihmal etmedi.

Birbirlerini sevgiyle kucaklarlarken, Teddy, onun kulağına
"Bana inandığınız için çok teşekkürler bayan Thompson,
kendimi önemli hissetmemi sağladığınız için ve beni
böyle değiştirdiğiniz için de..." diye fısıldadı.

Bayan Thompson gözünde yaşlarla ona karşılık verdi:
"Yanılıyorsun Teddy... Ben değil, sen bana öğrettin.

Seninle karşılaşıncaya kadar
ben öğretmenliği bilmiyormuşum..!"


Yazarı bilinmiyor

VARSA KIYMETİNİ BİLİN...


Şimdi aşağıdakileri lütfen dikkatle okuyunuz!
Hayat bize inanılmaz lezzetler sunar, ama canımızı acıtacak o kadar çok
şey de vardır ki bunlardan en acısı dostu kaybetme acısıdır.
O halde; Sizi sizin kadar tanıyan biri;
Sizi düşünen, düşünmeyi öğrenmiş, sakin, uslu, efendi,oturmayı kalkmayı
bilen.Sevmekten uzak duramadığınız biri; Size sizi anlatmayı herşeyden çok
seven, sizin için çok şey başarmaya hazır biri; Bazen biraz fazla konuştuğundan yakındığınız ama ne söylediğini bildiğinden hep emin olduğunuz, sizi tanıdığı
kadar kendini ve hayatı tanıyan biri; Eşinize bile anlatamadığınız sırlarınızı anlatmaktan çekinmediğiniz, bazen de düşüncesine şiddetle ihtiyaç duyduğunuz biri;
Ağlamak istediğiniz de hiç çekinmeden dayanacağınız bir omuzu olan biri,
Sevincinizi paylaşabileceğiniz, mutfağındaki buzdolabını rahatça açabileceğiniz,
Acıktığınızda karnınızı doyurabileceğiniz, açıktım dediğinde doyurabileceğiniz
biri; Sırlarını saklayıp sırlarınızı paylaşacağınız, her şeyden önce güven
duyacağınız biri; Sabahın beşinde^''ayıp olur mu'' diye endişelenmeden arayabildiğiniz, Ve, üçüne beşine bakmadan size duymanız gerekenleri söyleyen,
Gecenin o karanlığında kalkıp ışığı yakan, masasının başına geçen biri;
Kaleminiz, kağıdınız, aynanız, saatiniz,kravatınız olan,bazen gölgeniz olan biri;
Ve,bazen vicdanımız bazen de uykusuz bıraktığınız için, vicdan azabınız olan biri;
Şimdi şöyle etrafınıza bir bakın çevrenizde böyle biri var mı?
VARSA, KIYMETİNİ BİLİN...

Alıntı

NERGİZ İLKESİ

Kızım defalarca telefon edip, “Anne, zamanları geçmeden gelip
nergisleri görmelisin” demişti. Aslında gitmek istiyordum ama
araba ile neredeyse iki saatlik mesafedeydi. Biraz gönülsüzce,
“Haftaya salı” diye söz verdim. Çünkü bu üçüncü telefon edişiydi.
Ertesi salı, yağmur ve soğukla birlikte geldi. Ama ne çare, söz
vermiştim bir kere ve bu yüzden salı günü arabama atlayıp gittim.
Kızımla ve torunlarımla hasret giderdikten sonra dedim ki;
“Nergisleri boş verelim! Yol, sisten görünmüyor. Zaten şu anda
seni ve çocukları o kadar çok özlemiş durumdayım ki, bir metre
daha araba kullanmayı düşünmüyorum!” Kızım sakince gülümsedi
ve “Biz her zaman böyle havalarda araba kullanıyoruz, anneciğim”
dedi. Bense, “Hava açılmadan dünyada tekrar yola çıkmam. O
zaman da doğru evime döneceğim!” diye kararlı konuştum.
Kızım, “Arabamı almak için beni garaja kadar götürebileceğini
düşünmüştüm” deyince “Garaj ne kadar uzaklıkta?” diye sordum.
“Sadece birkaç yüz metre ötede” dedi kızım. “Tamam o zaman,
götürürüm. Nasılsa bu kadar yola alışığım” dedim.

Yola çıktıktan birkaç dakika sonra “Nereye gidiyoruz biz?
Bu yol garaj yolu değil!” diye sordum. Kızım gülerek, “Garaja
uzun yoldan gidiyoruz” dedi, “Nergislerin yolundan.” Tam sert bir
sesle itiraz edecekken kızım beni susturdu; “Bak anne”, dedi,
“inan bana, bu fırsatı kaçırırsan kendini asla bağışlamazsın.”

Yirmi dakika kadar sonra küçük bir çakıl yola saptık, ileride elle
yazılmış “Nergis Bahçesi” yazısı vardı. Arabadan çıkarak her birimiz
bir çocuğun elinden tuttuk ve patikadan aşağı inmeye başladık.
Patika yoldaki ilk dönemeçte gördüklerim karşısında nefesim kesildi.
Dünyanın en göz alıcı görüntüsü gözlerimin önünde uzanıyordu.
Sanki; birisi bir kazan dolusu altını alıp dağın zirvesinden aşağıya,
yamaçlarına doğru boca etmişti. Çiçekler; görkemli bir şekilde,
helezonlar halinde, koyu turuncu, beyaz, limon sarısı, somon pembe,
hardal, krem, rengarenk, adeta kurdele gibi ardarda dizilmişlerdi.
Aynı renkteki çiçekler bir arada ekilmiş olduğundan, her biri
kendi rengindeki bir ırmağı andırırcasına akıp gidiyordu.

Beş dönüm çiçek vardı. “Fakat, bütün bunları kim yaptı?” diye
sordum kızıma. “Sadece bir tek kadın” diye cevapladı, “Kendisi de
burada yaşıyor, burası onun evi.” Tüm o ihtişamın ortasındaki
küçük ve mütevazı, iyi bakılmış, A şeklindeki bir evi gösterdi.
Eve doğru yürüdük. Evin girişindeki bahçede bir tabela gördük.
“Cevaplayabildiğim kadarıyla soracaklarınızın yanıtları” yazıyordu
tabelada. İlk yanıt basitti: “50.000 çiçek soğanı” diyordu.
İkinci yanıt: “Hepsi birer birer, bir kadın tarafından. İki el,
iki ayak ve birazcık akıl ile.” Üçüncüsü: “1958’de başlandı” idi.

İşte bu! Nergis İlkesi buydu... O an, benim için hayatımı
değiştirecek bir deneyim oldu. Hiç görmemiş olduğum bu kadıncağızı
düşündüm, aşağı yukarı kırk yıl önce bu işe koyulan, her seferinde
bir çiçek soğanı ekerek, görülmesi bile zor bir dağa göz zevkini ve
neşesini getirmiş olan o kadını. Ama, her seferinde tek bir çiçek soğanı
ekerek, yıllar boyu süren çabası sonucunda dünyayı değiştirebilmişti.
Bu bilinmeyen kadın, içinde yaşadığı dünyayı ebediyen değiştirmişti.

Tarifi zor bir büyülü ortam, güzellik ve ilham yaratmıştı. Onun,
nergis bahçesinin öğrettiği ilke; en çok bilinen prensiplerden biriydi.
Yani; amaçlarımıza ve arzularımıza doğru, her seferinde bir adım
atarak -daha çok, küçük birer adım atarak- ulaşmayı öğrenmek,
bir iş yapmayı sevmesini öğrenmek ve zaman birikiminin nasıl
kullanılacağını öğrenmek. Zamanın küçük parçacıklarını ufak günlük
çabalarımızla çarptığımız zaman, kendimizin de muhteşem şeyler
yapabileceğimizi görürüz. Biz de dünyayı değiştirebiliriz.

“Yine de bu beni biraz üzüyor” dedim kızıma. “Düşünüyorum da,
otuz beş-kırk yıl önce böyle güzel bir amaçla yola çıkmış
olsaydım, şu anda ne kadarına ulaşmış olabilirdim acaba?”
Kızım, günün anlamını, kendine has tavrıyla kısaca;
“Bunu öğrenmeye hemen yarın başla!” diyerek özetledi.

Dün kaybettiğimiz saatleri düşünmenin hiçbir yararı yok.
Pişmanlığımızın nedenlerinden bahsedeceğimize,
kutlanacak bir ders almak istiyorsak; “Bunu bugün nasıl
işe yarar hale getirebilirim?” diye sormamız yeterlidir.


Jaroldeen Asplund Edwards

29 Aralık 2009 Salı

SEVGİNİN MEVSİMİ VARMI ?


Çiçekler, meyveler gibi...
Yaz, sonbahar ya da kış.
Nedense duygu rüzgârları hep ilkbahara yakıştırılır.
Coşkular, tutkular hep baharı simgeler.
Gürül gürül akan sel sularına pek yaraşsa da
bir mevsimle sınırlandırılamaz duygular.
Ne zamanı ne de yeri vardır sevginin. Ne de kuralı...
Ilık bir rüzgârda olabilir, savurup götüren bir fırtına da.
Buz gibi yalnızlıkları da yaşatır, sıcacık özlemleri de...
Gün ışığı olur, süzülür yüreğinize, ısıtır kavurur belki de yakar.
Yine de onu arar, ona koşar insanoğlu.
Yakınsa da bıkmaz.
Ya yüreğinde saklar sımsıkı
ya da kaçırır parmaklarının arasından...
Çünkü özgürdür sevgi.
Tutsak edilmeyi sevmez.
Neden ille de ilkbahar rüzgârları?...
Oysa hemen ardından yaz gelir.
Ve gerçek sevgi yaza daha yakındır.
Yakan, kavuran yine de iyi ki var denilen sevgi...
Buğday güneşsiz olgunlaşamaz.
Ve sevgi, ekmek gibi,
su gibi gerçeğidir insanın...
Acı da çektirse, ısıtır, yüceltir, olgunlaştırır sizi.
Anılarınızda neler var?
Neler kaldı kocaman yazdan?
Yüreğinizde sakladığınız yıldızlar mı?
Yoksa bir mevsimlik Yaz duygusu mu?
Hani yaz yağmurları gibi geçiveren...
Olsun...
Yaşanılan her güzelliğe saygı göstermek gerek.
Yaşamının baharında olan da,
Sonbahara doğru yol alan da ıslanabilir bu yağmurlardan.
Olsun varsın.
Sevgi yağmur gibi yağacaksa ve sırılsıklam ıslatacaksa sizi,
bırakın yağsın gönlünce...
Sevebilen bir yüreğiniz varsa,
sevgiye saygınız da varsa eğer,
dört mevsim bahar ve yazdır sizin için.
Kışlardan korkmanıza hiç gerek yok!
Sevgi kaynağınız ısıtır sizi...

Suna TANALTAY

28 Aralık 2009 Pazartesi


YALANCI BAHAR

Kaç baharı gerçek sanıp kandık söylesenize... Kaçına "Nihayet" hasretle kucak açtık ve kaçında yanıldık... Kaç kez ayaz vurmuş dallarımızda filizlerimiz söndü. Yine de uslanmadık. Yine geveze bir dosta sırlarımızı açar gibi açıldık yalancı bahara...

Yine yanıldık. Peşinden bastıran tipiyle ayıldık. Ne yapalım ki, dalında patlamayı bekleyen bir tomurcuk gibi susamıştık ilkyaza... Kaç zaman olmuştu kendimizi güneşin kollarına bırakıp, ormanda yayılan kekik kokularıyla sarhoş olmayalı...

Tahmin ediyorduk, üzerimize katran rengi bir kafes gibi çöken bulutların ardında güneşin gülümsediğini... Daha ilk ışınları deler delmez kafesi, açtık iştahla ruhumuzun pencerelerini...

Bahar öyle kolay gelmezdi aslında; biliyorduk; yanlış baharlarda az mı ayaz yemiştik. Kaçımız mart güneşine aldanıp açılmış ve kara kafesin ağına düşmüştü yeniden...

Bahar, ilan - ı aşk mevsimiydi; astık aşklarımızı ilan panolarına, sevdalar yasakken daha... Bahar, barışın mevsimiydi; müjdeledik barışı, silahlar konuşurken hâlâ...

Söyledik, ancak yazın söylenecekleri, güneş henüz toprağı ısıtmamışken... Cemreler düşmemişken ilkyazın koynuna...

Yalanmış meğer bahar; daha vakti değilmiş, aşkın da barışın da... Güneşe kananlar, yazı beklerken bahardan oldular; kesildi sesi soluğu, erken öten horozların... İyisi mi itirafçı olalım; biliyorduk "İşte bahar" derken, ardından gelecek ayazı...

"Yalan bu çıkma" demişti temkinliler, edbirliler, "çıkarken üstüne kalın bir şey al"anlar, "başına bir iş gelmesin"den ürkenler... Ama bahar, olanca işvesiyle sokağa çağırıyordu. Aşk, ilan panosuna asılmayı bekliyordu, barış bir kuş gagasında müjdelenmeyi...

"Erken mi geç mi" hesabına gelmezdi ikisi de... Peşlerine düşülmeli, ilan edilmeli, müjdelenmeliydiler. Güneşi görür görmez seranada ve barış türkülerine başladık. Vakti gelmeden açıldık, geç kalmadan davranma telaşında... Erkenmiş. Kursağımızda kaldı bahar sevinçleri...

Erken öten horozlar, erken açmış çiçekler, erken doğmuş bebekler gibi kesildik, solduk, öldük. Yine tedbirliler ulaşacak salimen yaza; biz yakalandık, zalim ayaza...

Ama itirafçı olsak da pişman olmadık. Az da olsa ısındık hiç olmazsa... Vakitsiz de olsa söyledik, söylenmesi gerekeni... "Bahar yalan mıymış gerçek mi" dinlemedik. Güneşin ilk dokunuşuyla haber verelim dedik, ardından gelecek müjdeyi...

Aşk için erkendi belki; barış henüz uzak...

Ama ikisi de gelecekti nasılsa sonunda...

Hep bildik ki, habercisidir yalancı bahar, sahicisinin...

Bazen vaat, hediyeden de kıymetlidir. Kesilmeyi göze alıp erken ötmek yeğdir çoğu zaman, susup doğru zamanı kollamaktan...

Sonunda olan yalana kananlara olur, onlar müjdeledikleri şeyi göremeden giderler. Lakin çoğu buna gönüllüdür. Güneşe en erken onlar dokunmuşlardır, elbet en erken yanan onlar olacaktır.

Belki "İkinci Bahar"ı yaşayanlar bilir kıymetlerini...


Can Dündar

27 Aralık 2009 Pazar

25 ARALIK 2009 DOĞUM GÜNÜM'DÜ



Teşekkürler Sümeyla...

24 Aralık 2009 Perşembe

SEVGİ-BAŞARI-ZENGİNLİK

Bir kadın, evinden dışarı çıkar ve uzun beyaz sakallı üç yaşlı
adamın evinin önünde oturduklarını görür. Onları tanımaz.

- "Ben sizi tanımıyorum ama aç olmalısınız" der.
"Lütfen içeriye gelin ve bir şeyler yiyin."

- "Evin erkeği içerde mi?" diye sorarlar adamlar.

- "Hayır" der kadın. "O dışarıda."

- "Öyleyse içeri gelemeyiz" diye cevap verirler.

Akşam olup kadının kocası eve geldiğinde,
kadın başından geçenleri kocasına anlatır.

- "Git onlara söyle ben evdeyim içeri gelebilirler" der.

Kadın dışarı çıkar ve onları içeri davet eder.

- "Hepimiz aynı anda içeri girmeyiz." der yaşlı adamlar.

Kadın öğrenmek ister ;

- "Niye giremezsiniz?"

Yaşlı adamlardan bir tanesi açıklar :

- "Onun adı ZENGİNLİK" der ve bir arkadaşını gösterir,
bir diğerini işaret eder,"O BAŞARI",
ben de SEVGİ." Sonra ekler ; "Şimdi içeri gir ve
kocanla konuş, hangimizi evinizde istersiniz?"

Kadin içeri girip söylenenleri kocasına anlatır.
Adam duyunca neşelenir.

- "Ne güzel!" der, "madem öyle, Zenginliği içeri
çağıralım ve evimizi zenginlikle doldursun."

Karısı itiraz eder ;

- "Canım, niçin başarıyı çağırmıyoruz?"

Bu sırada konuştuklarını evin diğer köşesinde bulunan
gelinleri duyar. Zıplayarak gelir ve kendi fikrini söyler.

-"Sevg'yi çağırsak daha iyi olmaz mı?
Evimiz sevgiyle dolar!"

- "Gelinimizin önerisini dikkate alalım" der adam karısına.
"Dışarı çık ve Sevgiyi bizim misafirimiz olması için davet et."

Kadın dışarı çıkar ve üç yaşlı adama sorar ;

- "Hanginiz Sevgi? Lütfen içeri gel ve misafirimiz ol".

Sevgi ayağa kalkar ve eve doğru yürümeye başlar.
Diğer iki yaşlı adam da onu takip ederler. Kadın şaşırmış
bir şekilde Zenginlik ve Başarıya sorar :

- "Ben sadece Sevgiyi davet ettim, siz niye geliyorsunuz?"

Zenginlik ve Başarı bir ağızdan cevap verirler :

- "Eğer Zenginlik ya da Başarıyı davet etmiş olsaydın
diğer ikisi dışarıda kalırdı ama sen Sevgiyi davet ettin.
O nereye giderse biz de oraya gideriz.
Nerede Sevgi varsa,
orada Başarı ve Zenginlik de vardır!"

alıntı

www.balca.net

GİTTİN GİDELİ


Öyle ağırım ki kendime
Sen benden gittin gideli
Tenim küs olmuş tenime
Sen benden gittin gideli

Öyle bıkmışım ki kendimden
Kurudum düştüm dalımdan
Sanki ruhum çıktı canımdan
Sen benden gittin gideli

Bir cefam var idi bin oldu
Aktı gözüm yaşı Sel oldu
Yaz baharım döndü kış oldu
Sen benden gittin gideli

Edip Akbayram

ANNE ve BABALARA

Kalabalık konferans salonunda, mesleğinin doruğunda bir avukat,
o gün mezun olacak hukuk öğrencilerine hitap etmek üzere kürsüye geliyor.
Herkes meslekten söz edeceğini zannederken o, hayatı anlatıyor: "- Hepiniz
kişisel yaşamınızı bir kenara koyup çok çalışabileceğinizi kanıtladınız"
diyor bilge hukukçu " ... ama unutmayın ki, ölüm döşeğindeki birinin
'Keşke işime biraz daha zaman ayırabilseydim' dediği duyulmamıştır.
Çocuk sahibi olacak kadar şanslıysanız, onların göz açıp kapayana
kadar büyüyeceklerini ana babalarınız size söyleyecektir. Çocuklarımıza
hikaye okuma, yakalamaca oynama ve birlikte dans etme fırsatını Tanrı ancak
belli bir ölçüde bahşeder bize. Bunlardan birini bile kaçırmamaya özen gösterin."

Bu öyküyü Rob Parsons'un "60 Dakikalığına Baba" adlı kitabında okudum.

Birkaç yıl önce parlak bir iş teklifi almıştım. Mesleki kariyerimin
doruk noktası olabilirdi, lâkin her gün saat 20.00'de işten çıkabilecektim.
Teklifi duyduğum anda o saatin, kızımın banyo saati olduğu geçti aklımdan.

Hayatta başka hiç bir şeyin beni o banyo seansı kadar mutlu
edemeyeceğini düşündüm ama bunu, teklifi yapanlara söyleyemedim.
Bir bahaneyle reddettim. Yine de, geçen birkaç yıl içinde saat saat
başkalarına dağıttığım zaman hazinesinden, kızıma pek az pay düştü.

Yapılacak işlerim, yazılacak yazılarım, bakılacak telefonlarım vardı.
Onunla bir cam bardağın pamuktan toprağına limon çekirdeği ekip,
büyümesini izleyemedim. Yeni yeni, yarım yarım söylediği şarkılara
eşlik edip, bu düeti bir kasete kaydetmeyi çok isterdim; olmadı...
Bir cümle ben söyleyip, bir cümle ona söyleterek hiç yoktan
bir masal yaratmayı ve düş güçlerimizi yarıştırmayı tasarlamıştım;
hazırdan yemek daha kolay geldi.

Hayat öyle ters bir denge kurmuş ki, onların en çok ilgi istedikleri dönem,
onlarla en az ilgilenebileceğimiz dönem aynı zamanda. Bizim vaktimiz
bollaştığında ise, onların bize ayıracak vakti kalmıyor.

Ben aslında onun için çalışıyorum, sıkça sarıldığımız bir bahanedir
ama ona hiç bir zaman "Daha çok parası olan bir baba mı istersin,
daha çok seninle olan bir baba mı?" diye sormamışızdır.

Sabahları yanağımda ıslak bir buse ve başucumda bir "Günaydın babacığım"
sesi ile uyanmanın. "Hadi sarılıp yatalım babacığım" çağrısıyla
başlayan gecelerde, o sihirli "Seni Seviyorum"u kulağıma fısıldadiktan sonra
yanaklarımı avuç içlerinin parantezine alıp uykuya çekilince
göz kapaklarına yerleşen huzuru izlemenin tadına vardım.

Mavinin neden mavi olduğunu, kışın havaların neden soğuduğunu,
kuşların nasıl uçtuğunu en baştan öğrenmenin...

Rakiplerim sayılan Casper'dan, Power Rangers'tan, Ricky Martin'den
daha ilginç olmaya çalışmanın... Ve konuşmaya başladığından beridir
beni takip ederek, hatalarımı da sevaplarımı da aynen tekrarlayan
bu sevimli papağana, duvara kazılı boy tablosundaki çizgiler yükseldikçe
yükselen bir tutkuyla bağlanmanın tadını çıkardım.

Annesiyle birlikte bezini değiştirmiş, mamasını yedirmiş,
pişiklerini kremlemiş olmanın; bacakları ilk adımını attığında elini tutmanın,
dilinden ilk sözcük döküldüğünde birlikte coşmanın heyecanını tattım.

Sonunda beklenen gün geldi. Belki onun karaladığı bir resim,
ilk hediyem olacak. Kitaptaki örnekle, bisikletinin selesine arkadan
yapışacağım günler başlıyor şimdi... O, selenin emin ellerde oldugunu
bilmenin güveniyle öğrenecek pedala basmayı. Bir süre sonra
farkettirmeden çekeceğim ellerimi... Bisiklet, artık
yetişemeyeceğim kadar hızlanacak ve o, uçup giderken,
ben biçare; ardından bakakalacağım.

70 yaşındaki babam geçen gün: "Torunumu ilkokula götürene kadar
sıkacağım dişimi." dedi. İnsanın boğazını düğümleyecek kadar hazin ama
gerçek... Torunla dede arasında bir tahteravalli gibi uzanıyor yaşam. Birini
aşağı çekerken, diğerini yükseltiyor. Birinden eksilen öbürüne ekleniyor adeta.
Bütün hüznüne rağmen yine de bir zafer coşkusu var bu devir teslim töreninde.

O yüzden, bugün babanızı yanınıza, kızınızı kucağınıza alıp
Freiligraht'ın "Devrim" şiirindeki dizesini gururla haykırabilirsiniz:

"Vardım... Varım... Var...



Can DÜNDAR

22 Aralık 2009 Salı

SEVMEK...


Kişi sevdiğiyle olmak ister!.

Sevdiğinin hâliyle hâllenir… Sevgisi kadarıyla, onunla yaşar!.

Sevginin ne olduğunu tam olarak bilemediğimiz için,
çoğunlukla, “beğeni” ile “sevgi”yi birbirine karıştırırız..

“Beğeni” yanında “sahip olma” arzusuyla açığa çıkar!.


Bir nesneden hoşlandığında, beğendiğin şeye sahip olmak ve
üzerinde tasarruf edebilmek arzusuyla yaşarsın…

Bu tüm mahlukatta çok yaygın bir duygudur!.

Kimi, beğendiğini cebine sokar;
kimi beğendiğine tasma takıp yanında taşıyarak onunla hava atmak ister;
kimi yakalayıp inine sürükler… Her mahlûk yaradılış fıtratına göre,
beğendiği üzerinde tasarruf etmek ister.

“Sevmek” ise bundan çok farklıdır…

Sevince, yanlızca sevdiğin için yaşamak istersin!.

Yalnızca yanında olmak, yalnızca onun olmak,
yalnızca onun zevk aldığıyla zevk alıp, sevmediğinden kaçmak istersin!
Sevdiğin öylesine sarmıştır aklını, fikrini, ruhunu ki, her şey sana,
onu hatırlatır; yanında iken bile onun içinde olmak istersin!…
Yakınlık bile uzak gelir sana!…

Sen kaybolursun, sende; sevdiğin kalır yalnızca, beyninde!..

Onun bakışıyla bakar, onun değerlendirmesiyle değerlendirir,
onun diliyle konuşmaya başlarsın!. Gözün ondan başkasını görmez,
kulağın ondan başkasını duymaz,
elin ondan başkasına uzanmaz olur!.

Her an sana sahip olmasını; varlığının, tasarrufunun her an
üzerinde olmasını, her an seni kucaklamasını istersin!…
Bedensel yakınlık bile, korkunç uzaklık gibi gelir sana;
ve onunla tek bir beden, tek bir ruh, tek bir şuur olmayı dilersin!.

Sevgi, fıtratın müsait ise, sevdiğinde yok edesiye yakar seni;
ve gün gelir kaşında-gözünde, yüzünde-dilinde
sevdiğini görürler de, “sen o olmuşun” derler!

Beğenen sahip olmak ister…

Seven ise sevdiğinde yok olur; feda eder her şeyi sevdiği uğruna!.

Bazılarının da sevgi kokusu sürülür üstüne; “aşığım” sanır!.
Ama sevdiği uğruna, fedakarlık etmeye gelince sıra,
o koku siliniverir üzerinden “kopamama” sabunuyla!.

Parasından kopamaz… Mevkiinden kopamaz…
Yakınlarından kopamaz… İçinde yaşadığı ortamın
güzelliklerinden kopamaz… “Etraf”tan kopamaz!.

Derken kusurlar belirmeye başlar sevdiğini sandığının üzerinde…
Eksiklikler görmeye başlar başlar, yetersizlikler görmeye başlar…
Bunlar önce acıma duygusuna dönüştürür sevgisini;
uzaktan acıyarak seyretmeye başlar…
Sonra tatlı bir anıya dönüşür, sevgi sandığı duyguları!.
Bu tecrübe gösterir ki, onun fıtratında sevgi programı yoktur!..
Beğeniyi, sevgi sanmıştır!..

Uzaklaşma ondan gelmemiş de, karşısındakinden gelmişse,
bu defa “nefret”e döner “beğeni”; ondan intikam alma duygusu
gelişir içinde; ve vicdanla intikam dalgaları arasında
bir o yana bir bu yana sürüklenir durur; terkedilmişliğin, uzaklaşmanın,
layık olmadığını yaşamanın sanısı içinde!..

Oysa yanlızca, fıtratında olmayan gerçek sevginin sonuçlarını yaşamaktadır!.
Cüzdanı için, güzelliği-yakışıklılığı için, kendisine hoş gelen huyları için,
mevkii-koltuğu için, ilmi için beğenmiştir; sevdiğini sanmış;
sahip olamayınca da arzusuna erişememenin düş kırıklığı içinde kopmuş;
yalnızca çıkarları doğrultusunda yaşamayı tercih etmiştir…

Seven ise göze almıştır kopmayı… Dışlanmayı…
Paradan-puldan, namdan nişandan, dosttan akrabadan uzak kalmayı…

Fıtratından gelir sevgi!. Kulluğu sevmek üzeredir!.
Onunla, sevmeyi yaşamak istediği için yaratmıştır onu Yaratan…
O yüzden kopar anadan-babadan; dünyadan paradan!

Seven, karşılıksız sever!…

Beğenen karşılığını ister!.

Benim istediğim gibi yaşarsan seni boğarım sahip olduklarıma, der beğenen!..
Onun zaten fıtratında yoktur sevgi, bilmez aşkın ne olduğunu!..
Ne üzere yaratılmışsa, odur tüm meşgalesi… Karınca gibi çalışır;
maymun gibi çiftleşir; aslan gibi yavrularına sahip çıkar…
Ama pervane gibi sevemez!. Atamaz kendini ateşe!.

Sevgi sonunda yanmayı getirir!.. Beğeni ise sonunda kaçmayı!.

Beğenen mahlûkat çoğunluğuna göre, “sevgi” delilikten bir türdür!..
Anlamazlar onlar, sevdiği uğruna, etraf ne derse desin deyip,her şarta katlanmayı!
Ve “delillik bu” derler…

Beğenme bir tür “hobi”dir!…
Bazen ömür boyu sürer, bazen bir kaçyıl, bazen bir kaç ay!..

Sevgi bir ömür boyudur!…
Bitmez, tükenmez, bazen durulur, bazen coşar ama hiç gerilemez!.

Alıntı

ANACIĞIM
Anneme ve bütün annelere
Nasıl hatırlamam anacığım nasıl
Kaç geceler bana ninni söylerdi
Hasta olunca oydu başucumda bekleyen
Biraz yorulmayayım, üzülmeyeyim, hemen
Alır kucağına okşardı, saçlarımı öperdi.

Nasıl hatırlamam anacığım nasıl
Uzun kış geceleri masal masaldı
Güzel çoban kızları, iyi kalpli sultanlar
Bir suyun akışı gibi geçip gitti zamanlar
Şimdi ne o dünkü çocuk, ne de o masal kaldı.

Nasıl hatırlamam anacığım nasıl
Yıkayan oydu mürekkep lekeli parmaklarımı
Akşam biraz geciksem yollara düşerdi
Sokağa çıkarken «Yavrucuğum üşütme» derdi.
Hemen bir kazak örerdi biraz boş kaldı mı.

Nasıl hatırlamam anacığım nasıl
Bilirim yine kalbinde yerim anacığım
Selam sana Anneler Günü İstanbul’dan
Yeni dönmüşçesine bir akşam okuldan
Vefalı ellerinden öperim anacığım.

Ümit Yaşar Oğuzcan

18 Aralık 2009 Cuma


AĞLARSIN

Kırdığın kadehte kalan ömrümden,
Ağlarsın içtiğin yılları bilsen.
Hicrinle sararıp solan ömrümden,
Ağlarsın biçtiğin dalları bilsen.

Sefiller gücünü bende sınadı,
Kimi kaçık dedi, kimi bunadı;
Berdûş eleştirdi, sarhoş kınadı,
Ağlarsın düştüğüm dilleri bilsen.

Ar ettim sakladım uğraşlarımı,
Haberdâr etmedim sırdaşlarımı.
Gizlemek isterken gözyaşlarımı,
Ağlarsın seçtiğim yolları bilsen.

Felsefe böyledir dîvânelerde,
Teselli aranır bahanelerde,
Bir kadeh mey için meyhânelerde,
Ağlarsın döktüğüm dilleri bilsen.

Ateşe su dedim göz göre göre,
Aklım zavallıydı duyguma göre,
Bahtına şükretti Mecnûn bin kere,
Ağlarsın düştüğüm çölleri bilsen.

CEMAL SAFİ

17 Aralık 2009 Perşembe

*ŞEB-İ ARUS (17 ARALIK 1273)

*ŞEB-İ ARUS (17 ARALIK 1273)



"Ölüm günüm, düğün günümdür" tabirini kullandığı için.
Anma törenleri, düğün günü ya da vuslat günü manasına gelen "Şeb-i Arûs" olarak adlandırılmaktadır.
Onun düşüncesinde ve fikirlerinde ölüm hiçbir zaman yokluk olarak kabul edilmemektedir.
"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız!
Bizim mezarımız ariflerin gönüllerindedir"
diyerek gönüllerdeki ölümsüzlüğe dikkat çekmiştir.



"Hakka kavuştuğum gün tabutum yürüyünce şu dünyanın dertleri ile dertleniyorum sanma.
Bana ağlama yazık yazık deme.
Cenazemi görünce ayrılık ayrılık diye feryat etme.
Bedenimi toprağa verirken elveda elveda diye ağlama.
Gün batımını gördün ya, gün doğumunu da seyret.
Hangi tohum yere atıldı da çıkmadı.
İnsan tohumu için neden yanlış bir zanna düşüyorsun?"

Hz.MEVLÂNA



14 Aralık 2009 Pazartesi

*PAPATYA





Koskoca bir bahçede
Demetler içinde bir papatya.
Aşık olmuş, yanmış, tutuşmuş
Ak sakallı bahçıvana...
Bir ümit bekliyormuş.
Yüzlerce çiçeğin arasından
Onunla, sadece onunla
Saatlerce ilgilenmesini.
Buz gibi suyunu
Sadece ona döksün istiyormuş...
Sadece ona değsin makası,
Sadece ona gülsün dudakları.
Kıskanıyormuş bahçıvanı
Kırmızı güllerden,
Sarı lalelerden,
Mor menekşelerden.
Papatya, sadece bahçıvan için açıyormuş,
Bembeyaz yapraklarını...
Bir gün,
Aşkı öyle büyümüş ki,
Papatya yapraklarını taşıyamaz olmuş.
Eğilivermiş boynu.
Toprağa bakıyormuş artık.
Bahçıvanın sadece sesini duyuyormuş
Ayaklarını görüyormuş.
Bunada sükür diyormus.
Yetiyormuş ona, bahçıvanın varlığını hissetmek.
Zaman akıp gidiyormuş.
Papatya bahçıvanın yüzünü görmeyeli çok olmuş.
Ne var sanki boynumu kaldırsa
Bi kerecik daha görsem yüzünü diyormuş.
Yanıp tutuşuyormuş...
Ve işte bir gün..
Bahçıvan papatyaya doğru yaklaşmış.
İncecik bedenini ellerinin arasına almış.
Elindeki sopayı, köklerinin yanına, toprağa sokmuş
Bir iple papatyanın gövdesini bağlayıvermiş sopaya.
Papatya o an daha çok sevmiş bahçıvanı.
Hâlâ göremiyormuş onu,
Ama bedeni kurtulmuş.
Uzun bir müddet sonra,
Bahçıvan uğramaz olmuş bahçeye.
Gelen giden yokmuş...
Kahrından ölecekmiş papatya.
Ama işte bir sabah,
Hortumdan akan suyun sesiyle uyanmış.
Derin bir oh çekmiş.
Çılgıncasına sevdiği bahçıvan geri gelmiş.
Birden, kendisine doğru gelen iki ayak görmüş.
Bu onun delicesine sevdiği bahçıvan değilmiş.
Başka birisiymiş.
Adamın elinde bir de makas varmış.
Papatyanın kafasını kaldırmış yukarıya doğru
Ne güzel açmışsın sen öyle demiş.
Bu gencecik, yakışıklı bir delikanlıymış.
Gözleri gök mavisi, saçları güneş sarısıymış...
Ama gövden seni taşımıyor demiş.
Elindeki makası papatyanın boynuna doğru uzatmış
Ve bir hamlede başını gövdesinden ayırmış.
Papatya yere düşerken hatırlamış sevdiğini,
O ak saçlı, ak sakallı, yaşlımı yaşlı bahçıvanı hatırlamış.
Bir de o gencecik, yakışıklı delikanlıyı düşünmüş,
Ve o an anlamış, neden o yaşlı bahçıvanı sevdiğini.
O, her şeye rağmen, papatyaya emek vermiş.
Belki, ona hiç bir zaman güzel olduğunu söylememiş,
Ama onu aslında hep sevmiş.
Papatya anlamış artık.
Sevgi; emek istermiş...
Yere düştüğünde son bir kez düşünmüş sevdiğini,
Teşekkür etmiş ona içinden..
Son yaprağı da kuruduğunda,
Biliyormuş artık...
Gerçek sevginin, söylemeden,
Yaşamadan ve asla kavuşmadan
Varolabileceğini...

Yazarı Bilinmiyor

13 Aralık 2009 Pazar


BELKİ GELMEM GELEMEM

Sen istinyede bekle ben burdayım
İçimde köpek gibi havlayan yalnızlığım
Çünkü ben buradayım karanlıktayım
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Çünkü elimi kestim beni kan tutuyor
Şarabım bütün ekşi suyum soğuk
Yanımda olmadın mı seni daha bir çok seviyorum
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git

Yüzünü ıslatmadan ağlayabilir misin
Yarı geceden sonra telefon ettin mi hiç
Karanlık adamlar hüvviyetini sordu mu
Ben senin olmadığını arıyorum
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Belki gelmem gelemem beş dakika bekle git
Bana ait ne varsa hepsi seni korkutuyor sana ait ne varsa
Hiçbiri benim değil
Belki ölmek hakkımı kullanıyorum
Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git
Belki gelmem gelemem 5 dakika bekle git

ATTİLA İLHAN



SANA GELİYORUM

I.
Benim sabah keyfim
yeni açmış bir gülü
insanların gülücüklerine yerleştirmektir.

II.
Sana karlı bir günde geleyim
saçımın beyazlığı ve paltomun ıslaklığıyla
üşüyen dudaklarımı ısıt, tenimi kurula
uzun bir şarkıda susalım farkında olmadan
sobanın çıtırtılarına dalalım
sana küçük törenlerimizde şarkı söyleyeyim
içki içelim güneşle başbaşa
saçlarına dokunan tarağın hışırtısını dinleyeyim
gözlerinin titreşimini yansıtsın aynalar
bir gece şelalesi gibi
damarlarıma akıp yankılan yüreğimde.

III.
Sana yağmurlu bir günde geleyim
parkta ıslanalım birlikte
gürültüller toprağın kokusunda erisin
kentin görüntüsü değişirken bulutlarla
duraksamadan parlayan gözlerin
ve ıslaklığınla sar beni
en koyu kızıllığında dudaklarının
kıralım demir parmaklı pencereleri
önlerine ortanca saksıları yerleştirelim
ağız dolusu sobe diyelim dudaklarımıza.

IV.
Sana güneşli bir günde geleyim
ışıklı yollara halılar serelim
birlikte aşkınlığa yükselelim,
okyanus sularının ortasında altın kumsallarıyla
mücevher gibi parlayan adada,
ben hep iskeleye demir atmış
beyaz bir yelkenlinin düşünü gördüm
tuzlu dudaklarını yakmak için
sana kendi yaptığım güneşleri getireyim.

A. KADİR BİLGİN

9 Aralık 2009 Çarşamba


Bir Bilebilsek…

Size de olur mu bilmem; her ölümün ardından yaşamın peşine düşerim ben...

Yakın bir dostu toprağa verir vermez, kabrinin çiçekleri kurumadan daha, ihmal edilmiş kapıları çalar, özlenip gidilmemiş adresleri ararım; eski dostlukların tozunu alır, cam gibi parlatırım. İşi gücü boşlar, gecikmiş hal hatır sormaların, dar günde omuz omuza durmaların kapısını aralarım.

Hele erken ölüm... Tuhaftır, yitirilmiş ortak dostların ardından “sesini duymak istedim” telefonları gelir eş dosttan da... “Hadi kaçıp bir şeyler içelim” davetleri, “sana geçen gün haksızlık ettim” itiraflarına dönüşür; gecikmiş günah çıkarmalar, samimi özeleştiriler, sıcak dokunuşlar getirir ardı sıra...

Anlarım ki herkes benim gibi paniktedir. Bir musalla tasinin soğukluguyla ürperir yalnız kalpler ve ısınmak için hayırsız sevdalara koşulur, gündelik telaşta kırıp döktüklerini tamire çıkarır insanoğlu...

Ölüm, yaşamı öğretir bize; döverek sevmeyi belleten hoyrat bir anne gibi... Sevgi doğurur ecelinden...

Kalbinize yakın bulduklarınızı çantada keklik sanmayın. Sıkıca asılın onlara, tıpkı hayata asıldığınız gibi... Çünkü onlarsız hayat da anlamsızdır. Hayatınızı asla aşka kapatmayın. Aşkı bulmanın en kısa yolu, aşık olmaktır, korumanın en iyi yolu ise ona kanat takmak...

Hayatı çok hızlı koşmayın, nereden geldiğinizi ve nereye gittiğinizi unutmayın. Hayatın bir yarış değil, her saniyesinin tadı çıkarılması gereken güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın.

Dün tarih oldu... Yarın bir sır... Bugünün kiymetini bilin.

Can Dündar

8 Aralık 2009 Salı

ÇOK TEŞEKKÜR'LER SÜMEYLA ...








HİSSEDEN KISSALAR

Sokrat ölüme mahkum edildiğinde, eşi:
> - Haksız yere öldürülüyorsun, diye ağlamaya başlayınca, Sokrat:
> - Ne yani, demiş. Birde haklı yere mi öldürülseydim!


Dünya nimetlerine ehemmiyet vermeyen yaşayış ve felsefesiyle ünlü
> filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka
> hiçbirşeyi olmayan kibirli bir adamla karşılaşır. İkisinden biri
> kenara çekilmedikçe geçmek mümkün değildir... Mağrur zengin, hor
> gördüğü filozofa: "Ben bir serserinin önünden kenara çekilmem" der.
> Diyojen, kenara çekilerek
> gayet sakin şu karşılığı verir:
> - Ben çekilirim!!


>
Bir toplantıda bir genç M. Akif'i küçük düşürmek için:
> - Afedersiniz, siz veterinermisiniz? demiş. M. Akif hiç istifini
> bozmadan şu cevabı vermiş:
> - Evet, biryeriniz mi ağrıyordu?

6 Aralık 2009 Pazar

KADINIM


Eşyalar toplanmış seninle birlikte
Anılar saçılmış odaya her yere
Sevdiğim o koku yok artık bu evde
Sen
Kıyıda köşede gülüşün kaybolmuş
Ne olur terketme yalnızlık çok acı
Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte

Sen kadınım

Hatırla o günü karşıki sokakta
Seni öptüğümü ilk defa hayatta
Kollarımda benim ilkbahar sabahım
Sen
Sönmüş bak ışıklar ev nasıl karanlık
O ılık aydınlık yuvamız soğumuş
Geceler bitmiyor ağlıyorum artık

Sen kadınım

Eşyalar toplanmış seninle birlikte
Anılar saçılmış odaya her yere
Sevdiğim o koku yok artık bu evde
Sen
Masamız köşede öylece duruyor
Bardaklar boşalmış herbiri bir yerde
Sanki hepsi hasret senin nefesine

Sen kadınım

Bana bıraktığın bütün bu hayatın
Yaşanan aşkların değeri yok artık
Ben sensiz olamam artık anlıyorum
Sen
Şimdi çok yalnızım
Ne olur kal benimle o kapıyı kapat
Elini ver bana
Dışarda yalnız, yalnız üşüyorum

Sen kadınım

Tanju Okan

4 Aralık 2009 Cuma


BİR GÜN KALDI BİZE YAŞANACAK

Dün kopan bir yapraktı,düşen bir kuru daldı
Bugünden güzel değil bulacağın yarında
Aç ellerini bir bak yanan avuçlarında
Dün gitmiş yarın yok bize bir bugün kaldı

Bir bugün kaldı bize birlikte yaşanacak
Bir bugün öyle güzel ve dopdolu özlemli
Dalından yeni kopmuş tomurcuk güller gibi
Bir bugün herşeyiyle taptaze ve sımsıcak

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

Eski ve yırtık ve solgun ve durgun
Ama duvarımda bak atamam sevdalı resimleri
Ah , zamansız eridik tükendik
Neden , böyle apansız kimlere yanildik ve eskidik

Son bakışın duruyor gözümde
Bir alev gibi deli mavi
Son gülüşün duruyor yüzümde
Çok sevenlerin deli hali

Söz , sana yemin sana söz
Kör olayım yalansa
Değmedi değmez gözüme
Başka renkte iki göz....

3 Aralık 2009 Perşembe



Biraz Kül Biraz Duman

Biraz kül, biraz duman... O benim işte
Kerem misali yanan... O benim işte
İnanma gözlerine ben ben değilim
Beni sevdiğin zaman... O benim işte.

Şair : Ümit Yaşar Oğuzcan