31 Mart 2010 Çarşamba

DENİZ ve MEHTAP

Paylaş






Mavilerine asıldım denizin

Sarıldım rüzgârın eteklerine

Gamzelerinde ateş çiçekleri

Gecenin bir vakti

Durulunca dalgalar

Ne güzeldi m e h t a p

Kızıllığında anın

Ağzımda yangın

Pembeler şaraptı / içtim

Gün doğumunda

Ağustos böcekleri

Ah neydi o senfoni

Bir deniz geldi, bir ben

Şahidiydi deniz feneri

Bodrum’da

Yüzümü okşadı m e l t e m

Bitez’de vals

Gel dedi

Gittim

Maviler aydı

Ben aydım

Deniz kızı aydı



Fikret Şimşek

Yüreğini Dört Aç Sevdam






beni sevmek
en çok
sana yakıştı
sırtlan sinsiliğinde sokulur
sevgilere
korkular
yüreğini dört aç sevdam
gönlümün tan vaktidir
gözlerimdeki yangın
üç sesli bir kuş konar
kirpiklerine
gizli sevdaları diler
yeraltı sularına benzeyen aşkın
soluğun
soluğumda baharlar
soluğun
toroslar'dan esen poyraz gibidir
dağlı çiçekleri taşır
içime
seni sevmek
en çok
bana yakışır
yüreğini dört aç sevdam

Bilal Kayabay

30 Mart 2010 Salı

Mavi Gece


Paylaş






Bir mavi gecede başlamıştı sevdamız

Ve maviye çalmıştı bütün umutlarım o gece

Unutturmuştun bana karanlığın siyah olduğunu

Ve gözlerinde farkettim ilk kez

Bütün gecelerin mavi olduğunu

Bir mavi geceydi o

Bütün gecelerden güzel

Bir mavi geceydi o

Benim için ömre bedel

Ve sonra...

Bir gidişin vardı ki

Mutluluğuma inat

Bir gidişin vardı ki

Kırıldı içimde kol kanat

Umutlarımın mavisini alıp gittin

Denizlerimin mavisini çalıp gittin

Masmavi dünyama

Simsiyah bir çivi çakıp gittin...

GittinVe sen de her yalan gibi bittin...


Ahmet Selçuk ilkan

29 Mart 2010 Pazartesi

Sevda Üstüne

Paylaş

Bütün kitapları yakmalı

Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır

Kitaplara göre insan

Karanlıkta yüzüne bin mumluk lamba tutulmuş

Gözleri, yüreği kamaşmış insandır

Aptaldır, hastadır, kahramandır

Bütün kitapları yakmalı

Sevda üstüne ne söylemişlerse yalandır.

İçinde bir tek suret yasayan yüreğe yürek mi derler

Bir tek yaprak veren dalın boynun burarlar

Bir tek meyve veren dalı keserler

İnsan dediğin bir buğday tarlası gibi olmalı

Esti mi rüzgâr bir değil milyonlar için esmeli

Bir tek meyve veren dalı kesmeli

İnsan dediğin derya misali

Üstünde milyonlarca dalga

İçinde kıyametler kopmalı

İnsan dediğin derya misali

Uçsuz bucaksız olmalı.



Gel çıkalım sevgilim gel

Gel kurtulalım birler hanesinden

Çekelim gidelim bir uçtan bir uca

Açalım yüreğimizin kapılarını sonuna kadar

Sevelim sevelim sevelim

Sevebileceğimiz kadar.


Bedri Rahmi EYUBOĞLU



Bitti O Sevda...

Paylaş










Bitti o sevda kesildi çığlıkları martıların

Su gibi bitti, suya karşıt gibi bitti

İtti kıyıyı adına deniz dediğimiz şey

Unuttuk ikimiz de her türlü yetinmezliği

Kaybetti kumarda gözlerim

Kaybetti kumarda gözleri.



Bir koru rüzgarlandı göğüs boşluğumuzda sanki

Uzaklaştı ağaçlar birbirlerinden

Yakınlaştı ağaçlar birbirlerine

Yani her soluk alıp verişimizde bizim

Bir mekik gibi kalbin

Bir mekiği gibi kalbim

İşleyip durdu bu yitikliği yeniden.



Ne kaldı

Farkında mısın bilmem

Gündüzler..

Gündüzler biraz azaldı.



Edip Cansever

25 Mart 2010 Perşembe

            HAYAT ÇOK GARİP !



Küçük kız bahçede arkadaşlarıyla oynarken yoldan iki teyze geçiyorlardı. Teyzelerden biri
yanındaki bayana hayat işte, hayat, ne garip bir şey, hayat çok garip! Diyordu

Küçük kız düşündü… Daha önce hayat diye bir kelime duymamıştı hayat! Ne demekti hayat?
Aklına annesine sormak geldi, annesi bilirdi herhalde hayatın ne demek olduğunu.

Koşarak mutfağa annesinin yanına gitti. Bir tafartan annesinin eteğini çekiştiriyor bir taraftanda anne! Anne! Hayat ne demek, ne demek hayat? Diye sorular sormaya başladı…
Küçük kız:

_hayat ne demek anne, ne demek hayat! Bahçede oyun oynarken yoldan teyzeler geçiyorlardı; o teyzelerden biri hayat hayat işte, hayat ne garip! Diyordu. Hayat ne demek anne? Neden öğretmedin bana hayatın ne demek olduğunu? Ben ne zaman öğreneceğim anne hayatın ne demek olduğunu?
Annesi:
_kızım tamam kızım anlatacağım. Hayat! Sevgi demek, emek demek, vefa demek, insanlık demek hayat iyilik, kötülük kısacası her şey demek, hayat… Sen hayatı anlamak için küçüksün, çok masumsun hayatı öğrenmek için. Hayat bazen aşk demek bazense ayrılık. Bazen sevinç bazense hüzün. Senin anlayabileceğin şekilde hayat bazen şeker bazense acı biberJ

Kız:
_peki, anne hayat neden garip? Çünkü teyze hayat ne garip diyordu…

Annesi:
_hayatın bize ne getireceğini bilemeyiz küçük kızım hayat ondan garip. Herkese hayatta bir oyun verilmiştir, hayatta herkes kendi istediği oyunu oynar ama bazen çok istese bile istediği oyunu istediği şekilde oynayamaz. Hayat bu yüzden garip bebeğim anladın mı şimdi?
Kız:
_Hım… Anladım! Anne yani hayat oyun demek, sonu belli olmayan, ne zaman biteceği bilinmeyen bir oyun. O zaman ben arkadaşlarımın yanına oyun oynamaya gidiyorum, büyünce istediğim oyunu oynayamayacağım nasıl olsa!
Paylaş
hayat
bazen isteklerine erişememek,
vazgeçmek ama kopamamak,
gülümsemek ama gülememek,
ağlamak ama ağladığını belli etmemek,
sevmek kimi zaman ama sevdiğini söyleyememek,
sevilmek ama seni seveni sevememek,
kızmak ama kızdığını incitememek,


Hayat... Biz gelecek için plan yaparken başımızdan geçen olaylar zinciri...
Hayat...Daha iyi olsun diye çalışıp çabalarken hızla geçen zaman dilimi...
Hayat...Günlük işlere dalıp o yoğunlukta geri kalan kısmı yaşamayı unuttuğumuz kavram...
Hayat...Paran, sağlığın ve huzurun varsa güzel, yoksa yandı gülüm keten helva...
Hayat...doğumla ölüm arasındaki çizgi...

ANNE...

Paylaş

Benim hiç canım yanmadı anne,
Hep sen sardın beni
Hep sen sakındın…
İşte büyüdüm ,acı çekiyorum
Adı sevdaymış bu acının
Hep bendim kandırılan
Bana kandırmayı öğretmedin ki….

Gözlerime bak şimdi söndü artık feri…
İnsanlar hep beni yok etti anne
Sen hiç bana yok etmeyi öğretmedin ki….
Hak etmedim be anne hak etmedim..

Sevgi bu mu?
Tutku bu mu?
Ömür bu mu?
Neden sen yoksun
Neden sarmıyor ,sakınmıyorsun beni?
Hep çocuk olmayı istedim
Ama herseferin de acımasızca büyüdüm…


ALINTI.

Unuttum, Nasıldı Annemin Yüzü

Paylaş
Unuttum, nasıldı annemin yüzü

Unuttum, sesi nasıldı annemin.

Gece bir örtü olsun anılardan

Kara yüreğime örtüneyim.



Unuttum, nasıldı annemin gülüşü

Unuttum, nasıldı ağlarken annem.

Yaşam sallasın kollarında beni

Küçücük oğluyum onun ben.



Unuttum, elleri nasıldı annemin

Unuttum, gözleri nasıldı bakarken.

Kuru ot kokusu getirsin rüzgâr

Yağmur usulcacık yağarken.



Ataol Behramoğlu

23 Mart 2010 Salı

YARİM HAZİRAN...

Paylaş

Kimbilir kaç baharı birlikte uğurladık seninle...                                                                                            
Kimbilir kaç yazı karşıladık kan ter içinde...
İlhamısın ergenlik şiirlerimin, o ilk Haziran’dan beri...
Yaşgünlerimin fener alayı, ilkyaz günahlarımın tanığısın...
Tanığısın yüzüme düşen gözlerin, tenime değen ellerin...
Senle başlayıp, sende bitirdim bunca yılı...
Sendin hararetli yılsonu muhasebelerimin değişmez takvim yaprağı...
Tutkunum sana... sadık, itaatkar ve hayran.. ...
Yarim Haziran...!
***
Hasretle bekleyip iple çektim gelişlerini çoğu zaman...
Sen hep iki bahar arasında, hazlar zamanı çıkageldin; eteklerinde ilkyaz
coşkuları ve isyanlarla...
Haziranlarda aşık, haziranlarda pişman, haziranlarda ergen ol­dum.
İşte burada yıllar yılı getirip, iadesiz taahhütsüz önüme atıverdiğin eski yaşlar... kimi hakkınca yaşanmış, kimi belki hiç yaşanmamış... kimi çocuk, kim genç, kimi olgun...
Her serin baharın ardından yaz kokulu yıldız müjdeler taşıdın bana... hararetli ve çıplak Temmuz akşamları vadettin... peşisıra hazan geldiğini hissettirmeksizin bir süre...
Gün oldu tomurcuk olup çiçek çiçek boy verdin; gün oldu şiddet yüklü bir öfke bulu­tuna tutunup seller yağdırdın gecikmiş bahar dallarının üzerine... hazırlıksız... insafsız...
Öncesiz ve sonrasız aşklarda oyaladın beni...
Kimi gerçek, çoğu yalan...
Zamanla ibadet eder gibi sevmeyi öğrettin...üzerine kırağı düşmüş beyaz bir gül kadar taze... bir o kadar kusursuz...
Anladım ki, Haziran'da sevmek yaman...
Yarim Haziran..!
***
Ocaklar kurdum sıcacık... Aşım, eşim, işim oldu katıksız, riyasız... Oğullar ve gecikmiş heyecanlar verdin bana...
Gidemediğimiz uzak denizleri çocuklarımıza isim yaptık... onlar yüzsün diye yüzemediklerimizi...
Geride kırık dökük onlarca Haziran bırakarak karşıladık yarınları... Ve sen bağışladın hatalarımı yılsonu bilançolarında... Sorguda ele vermedin beni... Tanıyamadılar kimlik tesbitinde bedenimi, kalbimi...
Kimbilir kaç sırrı sakladın... kaçını ele verdin... o gecikmiş hesaplaşmalarda...
Sen ilkyazdan alıp güze açarken kapılarını... ben yazın sarhoşluğundan sonbahar serinliğinde aydım.
Seni beklerken kendime vardım.
Yadsıyamam: Sevildim ve sevdim çoğu.. zaman...
Müsebbibi sensin... Yarim Haziran...!
***
Kalbim büyüse de büyümedi içimdeki çocuk..
... ama zamanla olgunlaştı Haziranlarım
Yeni gelenler sonbahara daha yakın şimdi...
Eski mektuplar ve sepya renkli fotoğraflarla dolu bir albümde hayatım..                                               . Haziran doğumlu...
Kulağımda bir şiir Hasan Hüseyin'den artakalan:
'"Sokaktayım/gece leylak ve tomurcuk kokuyor/yaralı bir şahin olmuş yüreğimi uy anam anam.../Haziran'da ölmek zor"...
Lakin doğmak da zor Haziran'da...
Yaz kapıyı çalsa da;
... biliyoruz sonu hazan...
Yine de seviyorum seni...
Yarim Haziran..!


Can Dündar





















21 Mart 2010 Pazar

Sevgiden Ötesi Yalan.


Paylaş


Ölüm değil beni korkutan! Boş bir yaşamın ardından varacağım “o” yer sıkıyor canımı. Nedir ki? Kırklı yıllar, ellili yıllar, billahi çok değil! Hele hele çizilen bu yolda bize hiç gelir. Ne beklersin yaşamdan “çorbacı?” Ne bekler yaşam senden? İkiniz de tüketirsiniz hoyratça zamanı. İşte geride kalanlar sıkar biraz canımı...
Yedi yaşında başlarsın okula, sayma ondan öncesini. Sonra, yıllar yılı gider gelirsin, kara tahtalı değirmene, berrak zamanını öğütmek için. Yirmi iki civarı alırken diplomanı, tüketivermişsindir üçte birlik zamanı...
”Diploma yetmez!” diyor topal “şarapçı”, “iyi bir işbul hele bakalım! Askerliğini de yap birde, sonra evlen bakalım...” İşte bir on yıl daha uçuveriyor ansızın. Yaş oluveriyor otuzbeş! Gerçekten yarısı mıdır yolun? Belki de yarısından da yakın. Geriye bakma sakın ey küheylan!
Kopuverir zincirleri yaşamın, bir iplik gibi ansızın; "Hele bir borçlarımızı ödeyelim, sonra daha iyi yaşarız. Şimdilik biraz sabır" diyor karım Nazife! Eee doğru da söylüyor hani... “Hele bir başımızı sokacak yuva olsun da gerisi kolay” diyor. Eee bu da doğru hani...
İşte böyle yitiyor hep on seneler, eriyen buzlar misali. Karım, çocuklarım, kooperatif başkanım, yardımcım, tek tük arkadaşlarım... Ve Tv' deki haber spikeri! Bu kadar çevremdekiler. Bunlara bakıyor yıllardır gözlerim. İşte bu yüzdendir ki, “miyopsun!” diyor doktorum. “Tak ......'ne iki numara. “
Ellinci yaşgünümü, kimse fark etmiyor bile. Ufaklığın diploma töreni var. Ne biçim alış veriş bu? Anlayamadım
gitti! Yapmak istediğim bir çok şey, özlem kapısında yitti...
Hırs ile mutfağa, ne varsa atıştırmak için, sıcacık bir el tutuyor elimi “perhiz yapmalısın artık!” diyor karım Nazife. Eee foğru da söylüyor hani. Kalan on yılımın birkaç yılı hastalıkla geçiyor. Gerisi de torunların
peşinde...
Eee "ulan hani yaşayacaktık!" diye bağrınıyorum. "sakin ol! tansiyonun düşecek" diyor karım Nazife. Eee doğru da söylüyor hani. Nedir yaşamın kısır döngüsü anlayamadım gitti. Elimdeki tek sermayem de bir gün gibi bitti. ”İyi yaşadık, hoş yaşadık” diyor karım Nazife. “Patronların da pek severlerdi çok da çalışırdın hani. Bak herşeyimiz var, büyüdü sayılır çocuklar da, daralacak ne derdin var? Haydi neşelen artık.” Eee doğru da söylüyor hani. Bir karı, birkaç çocuk, bir ev ve araba. İşte yaşamın bilançosu...
Hayır! Hayır! Korkuyorum ölümden! Boşa geçen bir yaşamın ardından nasıl gidilir ki “oraya”? Özgürce çizmeliydim yaşamımı zorda olsa, özgürce ulaşmalıydım sona, yalnızlıkla bile yaşansa… Kanaviçe gibi dokumalıydım, güzellikleri, gizemleri. Ter basıyor fırlıyorum yataktan. “Dönüp durma” diyor, karım Nazife, yarı uykulu. "sıkıca örtün de uyu" Eee doğru da söylüyor hani.
Tüketmek için bunca acele ettiğiniz takvim yapraklarına, onca hızla çevirdiğiniz akreplere yelkovanlara, içine gönüllü daldığıniz o insafsız rutin çarkına şöyle bir uzaktan baktığınızda ne hissediyorsunuz? "Ne kadarı benim hayatım," diye soruyor musunuz? Ne kadarını başkaları yaşamış benim yerime ya da ben başkalarının? "Aynadakinin ne kadarı benim, ne kadarı oynadıklarım?
Sevgiyi koydum kum saatinin dolu dizgin akıp giden kumlarının her bir zerresine. Çünkü bir tek sevgi var elimizde; bunca yıldan damıtılıp gelen... Yine bir tek o kalacak, yaşanacak yıllarından geriye... Bir tek sevgi olacak bunca telaştan artakalan... Ötesi yalan...


Can Dündar

18 Mart 2010 Perşembe

DERS VEREN HİKAYE

Asıl Fakirlik


Günlerden bir gün bir baba ve zengin ailesi oğlunu köye götürdü. Bu yolculuğun tek amacı vardı, insanların ne kadar fakir olabileceklerini oğluna göstermek. Çok fakir bir ailenin çiftliğinde bir gece ve gün geçirdiler.
Yolculuktan döndüklerinde baba oğluna sordu,
"insanların ne kadar fakir olabildiklerini gördün mü?"
"Evet!"
"Ne öğrendin peki?"
Oğlu cevap verdi, "Şunu gördüm: bizim evde bir köpeğimiz var, onlarınsa dört. Bizim bahçenin ortasına kadar uzanan bir havuzumuz var, onlarınsa sonu olmayan bir dereleri. Bizim bahçemizde ithal lambalar var, onlarınsa yıldızları. Bizim görüş alanımız ön avluya kadar, onlarsa bütün bir ufku görüyorlar."
Oğlu sözünü bitirdiğinde babası söyleyecek bir şey bulamadı.
Oğlu ekledi, "Teşekkürler, baba, ne kadar fakir olduğumuzu gösterdiğin için!"

ÇANAKKALE ZAFERİ

Paylaş

   Çanakkale zaferini kazanarak vatanı, bayrağı ve milleti uğruna hayatını vererek şehit olan, KAHRAMAN
MEHMETÇİK' lerimizi minnet, şükran ve rahmetle anıyoruz.
   Onlar geri dönmeyi hiç düşünmediler. Namazlarını eda edip kimi silahlı, kimi süngülü şehadete yürüdüler...
 
   Saygıyla anıyoruz...Ruhları şad olsun...

17 Mart 2010 Çarşamba

anlat arkadasim


Paylaş

cok uzun zaman oldu, yuzunu gormeyeli
sagligin nasil, yerinde mi?
aklimdasin gittigin gunden beri,
beni hic ozlemedin mi?
anlat arkadasim haberler sende
ne yapar ne edersin soyle yaban ellerde
bense hep ayni ve senden ayri
bitmiyor huzun, dinmiyor sanci
ben senden ayri sen benden ayri
mektuplar buktu boynunu,
sen cevap yazmayali islerin nasil yolunda mi?
cok mu gordun bir selam yollamayi?
meraktayim anlamadin mi?
anlat arkadasim haberler sende
ne yapar ne edersin soyle yaban ellerde
bense hep ayni ve senden ayri,
bitmiyor huzun, dinmiyor sanci
ben senden ayri, sen benden ayri.

Nilüfer

Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair


``Telgrafın tellerini kurşunlamalı’’
Öyle değildi bu türkü bilirim
Bir de içime
-Her istasyonda duran sonra tekrar yürüyen-
Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar dökerek
Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen
Haberler bilirim mektuplar bilirim.
Gamdan dağlar kurmalıyım
Kayaları kelimeler olan
Kırk ikindi saymalıyım
Kırk gün hüzün boşaltan omuzlarıma saçlarıma
Saçlarının akışını anar anmaz omuzlarından
Baştan ayağa ıslanmalıyım
Gam dağlarına çıkıp naralar atmalıyım.
İçimde kaynayan bir mahşer var
Bu mahşer birde annelerinin kalbinde kaynar
Çünkü onlar yün örerken pencere önlerinde
Ya da çamaşır sererken bahçelerinde
Birden alıverirler kara haberini
Okul dönüşü bir trafik kazasında
Can veren oğullarının.
Bir de gencecik aşıkların yüreklerini bilirim
Bir dolmuşta yorgun şoförler için bestelenmiş
Bir şarkıdan bir kelime düşüverince içlerine
Karanlık sokaklarına dalarak şehirlerin
Beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan
Ya da melal denizi parkların ıssız yerlerinde
Örneğin Hint Okyanusu gibi derin
İsyanın kapkara sularına dalan.
Nice akşamlar bilirim ki
Karanlığını
Bir millet hastanesinde
Dokuz kişilik kadınlar koğuşu koridorunda
Başını kalorifer borularına gömmüş
Beyaz giysilerinden uykular dökülen tabiplerden
Haber sormaya korkan
Genç kızların yüreğinden almıştır.
Bir de baharlar bilirim
Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği bilemeyeceği
Anadolu bozkırlarında
İstanbul’dan çıkıp Diyarbekir’e doğru
Tekerleri yamalı asfaltları bir ağustos susuzluğu ile içen
Cesur otobüs pencerelerinden
Bilinçsiz bir baş kayması ile görülen
Evrensel kadınların iki büklüm çapa yaptıkları tarla kenarlarında
Çıplak ayakları yumuşak topraklara batmış ırgat çocuklarının
Bir ellerinde bayat bir ekmeği kemirirken
Diğer ellerinde sarkan yemyeşil bir soğanla gelen.
Yazlar bilirim memleketime özgü
Yiğit köy delikanlılarının
İncir çekirdeği meselelerle birbirlerini kurşunladıkları
Birinin ölü dudaklarından sızan kan daha kurumadan
Üstüne cehennem güneşlerde göğermiş mor sinekler konup kalkan
Diğeri kan ter içinde yayla yollarında
Mavzerinin demirini alnına dayamış
Yüreği susuzluktan bunalan
İçinden mahpushane çeşmeleri akan
Ansızın parlayan keklikleri jandarma baskını sanıp
Apansız silahına davranan
Nice delikanlıların figüranlık yaptığı
Yazlar bilirim memleketime özgü
Güzler bilirim ülkeme dair
Karşılıksız kalmış bir sevda gibi gelir
Kalakalmış bir kıyıda melül ve tenha
Kalbim gibi
Kaybolmuş daracık ceplerinde elleri
Titreyen kenar mahalle çocukları
Bir sıcak somun için, yalın kat bir don için
Dökülürler bulvarlara yapraklar gibi.
Kadınlar bilirim ülkeme ait
Yürekleri Akdeniz gibi geniş, soluğu Afrika gibi sıcak
Göğüsleri Çukurova gibi münbit
Dağ gibi otururlar evlerinde
Limanlar gemileri nasıl beklerse
Öyle beklerler erkeklerini
Yaslandın mı çınar gibidir onlar sardın mı umut gibi.
İsyan şiirleri bilirim sonra
Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden
Harfler harp düzeni almıştır mısralarında
Kimi bir vurguncuyu gece rüyasında yakalamıştır
Kimi bir soygun sofrasında ışıklı sofralarda
Hırsızın gırtlağına tıkanmıştır.
Müslüman yürekler bilirim daha
Kızdı mı cehennem kesilir sevdi mi cennet
Eller bilirim haşin hoyrat mert
Alınlar görmüşüm ki vatanımın coğrafyasıdır
Her kırışığı sorulacak bir hesabı
Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatır.
Bütün bunların üstüne
Hepsinin üstüne sevda sözleri söylemeliyim
Vatanım milletim tüm insanlar kardeşlerim
Sonra sen gelmelisin dilimin ucuna adın gelmeli
Adın kurtuluştur ama söylememeliyim
Can kuşum, umudum, canım sevgilim.

Erdem Beyazit





15 Mart 2010 Pazartesi

Paylaş

MESELE KUYUMCUYU BULMAKTA...


Paylaş
Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin
seviyesini öğrenmek ister. Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip
iri bir nesne verip: "Oğlum" der, "Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç
para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster. Hiç kimseye satmadan
sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir.
Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar.
İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve "Şunu kaça alırsınız?" diye sorar .
Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir;
sonra: "Buna bir tek lira veririm. Bizim çocuk oynasın" der.
İkinci olarak bir manifaturacıya gider. O da parlak bir taşa benzettiği
nesneye ancak bir beş lira vermeye razı olur.
Üçüncü defa bir semerciye gidir: Semerci nesneye şöyle bir bakar, "Bu der
"benim semerlere iyi süs olur. Bundan "kaş dediğimiz süslerden yaparım. Buna
bir on lira veririm."
En son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce
yerinden fırlar. "Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden
buldun?" diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder. "Buna kaç lira
istiyorsun?" Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?" "Ne istiyorsan veririm."
Öğrenci, "Hayır veremem." diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya
başlar:
"Ne olur bunu bana satın. Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim."
Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini
istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker.
Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır. Böylesi
karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar. Bir tarafta elindeki
nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer
tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her
şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler...
Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından
geçen macerasını anlatır.
Bilge sorar: "Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?"
Öğrenci: "Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum,
kafam karmakarışık" diye cevap verir.
Bilge hoca çok kısa cevap verir: "Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini
bilen anlar ve o, değerini bilenin yanında kıymetlidir."
Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden
kuyumcular mutlaka vardır.
Mesele kuyumcuyu bulmaktadır...

 İşte, aşkta, arkadaşlıkta, yaşamın her anında gerçek kuyumcuyu bulmanız dileğiyle.....


14 Mart 2010 Pazar

Ömer Hayyam'dan


Kim görmüş o cenneti, cehennemi?
Kim gitmiş de getirmiş haberini?
Kimselerin bilmediği bir dünya
Özlenmeye, korkulmaya değer mi?
Dert içinde sevinci bul da yaşa;
Haksız düzende haklı ol da yaşa;
Sonu nasıl olsa yokluk dünyanın,
Varından, yoğundan kurtul da yaşa.
Bulut geldi; lalede bir renk bir renk
Şimdi kızıl şarap içmemiz gerek.
Şu seyrettiğin serin yeşillikler
Yarın senin toprağında bitecek.


ÖMER HAYYAM







13 Mart 2010 Cumartesi

AĞLA YÜREĞİM


Paylaş
Ağla Yüreğim
Akşam olur
Bir başıma kalınca
Bu yerde...
Özlemin
Ateş olur..!
Dokunduğun her yerde
Kıvılcımlar saçar
Özlem ateşin
Yangınlara döner...
İçimde
Yıkılmaz sandığım
Dağlar erir
Ormanlar bir bir yanar.
Eğil başım
Sen..
Öne eğil....
Bunca yıldız varken
Gece neden karanlık olur
Sevdiğim.....
Kaybetmeyince
İnsan
Bilmezmiş
Elindeki nimetin kıymetini.
Ağla yüreğim kendi haline
Sen
Şimdi ağla..


Melih Baki





11 Mart 2010 Perşembe

Böyle Bir Güzel


Yanak al al olmuş ben nokta nokta
Dizilmiş gerdana say der gibidir
Gözler sürme sürme kirpikler ok da
Kaşlar gergin gergin yay der gibidir
Dertler dert doğurur aşk öksüzüne
Karışır baharı gider güzüne
Baktıkça bakasım gelir yüzüne
Yüzü yıldız yıldız ay der gibidir
Top top mor belikler inceden ince
Tel tel olur dağ yelleri esince
Ağız kutu gibi dil bal ses ince
Oğlan bu sevdadan cay der gibidir
Çiçek çiçek donatmışlar başını
Boyun büktüm soramadım yaşını
Sundu bir kâsede gözün yaşını
Uzattı elime çay der gibidir
Beni benden aldı nazlı duruşu
Nasıl tutsam kumru gibi şu kuşu
Ellerini dizlerine vuruşu
Eyvah eyvah vay der gibidir
Bu süzgünlük bu durgunluk ne diye
Canı neden istemiyor gülmüye
Gözümü gözüne dikmişim diye
Yüzüme bakışı toy der gibidir
Bazı gün yeşile ala bürünür
Mor fistanı topuğunda sürünür
Baktıkça gözüme güzel görünür
İncecik bel selvi boy der gibidir
Hasan Turan ardı sıra hep meler
Ağılda süt sağar damda un eler
Çözülmüş bir uçtan uca düğmeler
Gel de çırıl çıplak soy der gibidir

Hasan Turan

9 Mart 2010 Salı

BEN SENDEN ÖNCE ÖLMEK İSTERİM



Ben
senden önce ölmek isterim.
Gidenin arkasından gelen
gideni bulacak mı zannediyorsun?
Ben zannetmiyorum bunu.

İyisi mi,beni yaktırırsın,
odanda ocağın üstüne korsun
içinde bir kavanozun.
Kavanoz camdan olsun
şeffaf, beyaz camdan olsun
ki içinde beni görebilesin

Fedakarlığımı anlıyorsun
vazgeçtim toprak olmaktan,
vazgeçtim çiçek olmaktan
senin yanında kalabilmek için.
Ve toz oluyorum
yaşıyorum yanında senin.
Sonra, sen de ölünce
kavanozuma gelirsin.
Ve orada beraber yaşarız
külümün içinde külün
ta ki bir savruk gelin
yahut vefasız bir torun
bizi ordan atana kadar...
Ama biz 

o zamana kadar
o kadar
karışacağız
ki birbirimize,
atıldığımız çöplükte bile zerrelerimiz
yan yana düşecek.
Toprağa beraber dalacağız.
Ve bir gün yabani bir çiçek 

bu toprak parçasından nemlenip filizlenirse
sapında muhakkak
iki çiçek açacak :
biri sen
biri de ben.

Ben
daha ölümü düşünmüyorum.
Ben daha bir çocuk doğuracağım
Hayat taşıyor içimden.
Kaynıyor kanım.

Yaşayacağım, ama ,çok, pek çok,
ama sen de beraber.
Ama ölüm de korkutmuyor beni.
Yalnız pek sevimsiz buluyorum
bizim cenaze şeklini.
Ben ölünceye kadar da
Bu düzelir herhalde.

Hapisten çıkmak ihtimalin var mı bugünlerde?
İçimden bir şey :
belki diyor.

NAZIM HİKMET

8 Mart 2010 Pazartesi

UÇUN KUŞLAR

Uçun kuşlar uçun doğduğum yere;

Şimdi dağlarında mor sünbül vardır.
Ormanlar koynunda bir serin dere,
Dikenler içinde sarı gül vardır.
O çay ağır akar, yorgun mu bilmem?
Mehtabı hasta mı, solgun mu bilmem?
Yaslı gelin gibi mahzun mu bilmem?
Yüce dağ başında siyah tül vardır.
Orda geçti benim güzel günlerim;
O demleri anıp bugün inlerim.
Destan-ı ömrümü okur dinlerim,
İçimde oralı bir bülbül vardır.
Uçun kuşlar, uçun burda vefa yok;
Öyle akar sular, öyle hava yok;
Feryadıma karşı aks-i seda yok;
Bu yangın yerinde soğuk kül vardır.
Hey Rıza, kederin başından aşkın,
Bitip tükenmiyor elem-i aşkın,
Sende -derya gibi- daima taşkın,
Daima çalkanır bir gönül vardır.


Rıza Tevfik BÖLÜKBAŞI

Hoş Geldin Kadınım




Hoş geldin kadınım benim hoş geldin

yorulmuşsundur;

nasıl etsemde yıkasam ayacıklarını

ne gül suyum ne gümüş legenim var,

susamışsındır;

buzlu şerbetim yok ki ikram edeyim

acıkmışsındır;

beyaz ketenli örtülü sofralar kuramam

memleket gibi yoksuldur odam.

Hoş geldin kadınım benim hoş geldin

ayağını basdın odama

kırk yıllık beton, çayır çimen şimdi

güldün,

güller açıldı penceremin demirlerinde

ağladın,

avuçlarıma döküldü inciler

gönlüm gibi zengin

hürriyet gibi aydınlık oldu odam...

Hoş geldin kadınım benim hoş geldin.


Nazım Hikmet

4 Mart 2010 Perşembe

Gençlere Öğütler




-Çalış,daima çalış,fakat hırsı bırak.Zira hırs,verimli çalışmanın,sağlık ve saadetin düşmanıdır.
-Muvaffakiyetlerinle mağrur olma.Bil ki gurur,gelecekteki muvaffakiyetlerinin en büyük düşmanıdır.
-Kimsenin cahilliğini yüzüne vurma.Bil ki insanları en çok kızdıran ve gücendiren,cahilliklerinin yüzlerine vurulmasıdır.
-Çok konuşma.Yerinde ve özlü konuş.Kıymet ve tesir çok sözde değil,yerinde ve özlü sözdedir.
-Dikkat et:Sözlerin ve yazıların kısa,açık ve manalı olsun
-Alçak gönüllü ol.Mütevazi insan,meyve ağacına benzer.Meyve dalının yere eğilmesi meyvesinin çokluğundandır.
-Herkesin imrendiği pırlanta gibi kıymet sahibi ol.Korkma,yerde kalmazsın.
-Bir işe başladığın bir dersi öğrenmeye,bir kitabı okumaya koyulduğun zaman telaş edip sabırsızlanma.Sakin ve metin ol.Yol al,fakat acele etme.Sindirerek çalış ve öğren.
-Verimli çalışmayı sakın iş üzerinde geçirdiğin zamanla ölçüp de,eh bugün şu kadar saat çalıştım yetişir deme.Çalışmanın neticesinde ve öğrendiğine bak.
-Boşuna iddia ve inat etme.Hakikati ara ve sev.Hakikat sevgisi,insan için,sevgilerin yükseğidir.
-Kendine yapılmasını istemediğin bir muameleyi başkasına yapma.Ta ki başkası da sana karşı aynı şekilde hareket etmesin.

Ord.Prof.Dr.Ali Fuat Başgil

3 Mart 2010 Çarşamba

Kırmızı Gülün Hikayesi

Bir ülke varmış eskiden. Ve bu ülkede hiç ama hiç kırmızı gül yokmuş, bütün güller beyaz renkteymiş. Bir de birbirini çok seven bir kız ve bir delikanlı varmış... Birbirlerine çok yakışıyorlarmış. Kız çok güzel delikanlı ise çok yakışıklıymış. Delikanlı bu kız için her şeyi yaparmış. Kız ise bir şart koymuş ortaya:

"Bana kırmızı renkte bir gül getirirsen seninle evlenirim". Delikanlı çok üzülmüş bu şarta, çünkü hiç kırmızı gül yokmuş bu ülkede. Beyaz güllerle dolu bir bahçeye gitmiş, aramış ama yok. Sonra oradaki bir bülbüle derdini yanmış. Bülbül dinlemiş genci. Ve en sonunda;
Üzülme delikanlı, yarın buraya aynı saatte gel, kırmızı bir gül göreceksin... Onu al kıza götür, evlenin mutlu olun. Sen onu çok seviyorsun mutluluk hakkın." demiş. Çocuk buruk halde ayrılmış oradan. Ertesi gün bahçeye gitmiş koskoca bahçe beyaz güllerle dolu yalnızca en ortada kırmızı bir gül! Delikanlı biraz şaşkın, biraz heyecanlı, biraz mutlu koşup gitmiş gülün yanına... Ama gördüğüne gerçekten çok üzülmüş. Bülbül yerde, kendini, dikeniyle öldürmüş olduğu gülün hemen dibinde cansız yatıyormuş... Delikanlı, kendisinin mutluluğu için, bülbülün kanıyla boyadığı 'kırmızı gülü' alıp kızın yanına gitmiş.
Kız, arzusu gerçekleştiği için çok sevinmiş ve kendisine kırmızı bir gül getiren delikanlıyla evlenmeyi kabul etmiş. Ama delikanlı; 'Benimle evlenebilmen için bülbülün ölmesi mi gerekiyordu? diyerek oradan ayrılmış ve bir daha da hiç dönmemiş...