29 Nisan 2010 Perşembe

BULUTLAR ADAM ÖLDÜRMESİN





Analardır adam eden adamı

aydınlıklardır önümüzde gider.

Sizi de bir ana doğurmadı mı?

Analara kıymayın efendiler.

Bulutlar adam öldürmesin.



Koşuyor altı yaşında bir oğlan,

uçurtması geçiyor ağaçlardan,

siz de böyle koşmuştunuz bir zaman.

Çocuklara kıymayın efendiler.

Bulutlar adam öldürmesin.



Gelinler aynada saçını tarar,

aynanın içinde birini arar.

Elbet böyle sizi de aradılar.

Gelinlere kıymayın efendiler.

Bulutlar adam öldürmesin.



İhtiyarlıkta aklına insanın,

tatlı anıları gelmeli yalnız.

Yazıktır, ihtiyarlara kıymayın,

efendiler, siz de ihtiyarsınız.

Bulutlar adam öldürmesin.



NAZIM HİKMET






Paylaş

26 Nisan 2010 Pazartesi

ANNELERİN FEDAKARLIĞI...




"Bebeğimi görebilirmiyim?" dedi yeni anne. Kucağına yumuşak bir bohça verildi. Mutlu anne, bebeğinin minik yüzünü görmek için kundağını açtı ve şaşkınlıktan adeta nutku tutuldu!

Anne ve bebeğini seyreden doktor hızla arkasını döndü ve camdan bakmaya başladı. Bebeğin kulakları yoktu...
Muayenelerde, bebeğin duyma yetisinin etkilenmediği, sadece görünüşü bozan bir kulak yoksunluğu olduğu ortaya çıktı. Arada yıllar geçti, çocuk büyüdü ve okula başladı. Birgün okul dönüşü eve koşarak geldi ve kendisini annesinin kollarına attı. Hıçkırarak ağlıyordu...
Bu onun yaşadığı ilk büyük hayal kırıklığıydı; ağlaması devam ederken annesine: "bugün okulda arkadaşlarım bana ucube dedi..."
Küçük çocuk bu kadersizliği ile büyüdü. Arkadaşları tarafından seviliyordu ve oldukça başarılı bir öğrenciydi. Sınıf başkanı bile olabilirdi, eğer insanların arasına karışabilmiş biri olsaydı. Annesi, her zaman ona "insanların arasına karışmalısın!" diyordu, ancak aynı zamanda yüreğinde derin bir acıma ve şefkat hissediyordu.
Delikanlının babası, aile doktoru ile oğlunun sorunu hakkında görüştü; "Hiçbirşey yapılamaz mı?" diye sordu. Doktor "eğer bir çift kulak bulunabilirse, organ nakli yapılabilir" dedi. Böylece genç biri için kulaklarını feda edebilecek biri aranmaya başlandı. iki yıl geçti bir gün babası "hastaneye gidiyorsun oğlum, annen ve ben sana kulaklarını verecek birini bulduk ancak unutma bu bir sır" dedi.
Operasyon çok başarılı geçti ve adeta yeni bir insan yaratıldı. Yeni görünümüyle psikolojiside düzelen genç, okulda ve sosyal hayatında büyük başarılar elde etti. Daha sonra evlendi ve diplomat oldu.
Yıllar geçmişti, birgün babasına gidip sordu: "Bilmek zorundayım, bana bu kadar büyük bir iyilik yapan kişi kim? Ben o insan için hiçbirşey yapamadım..."
"Birşey yapabileceğini sanmıyorum..." dedi babası, "fakat anlaşma kesin, şu an öğrenemezsin, henüz değil..."
Bu derin sır yıllar boyu gizlendi. Ancak birgün açığa çıkma zamanı geldi...
Hayatının en karanlık günlerinden birinde annesinin vefat haberini aldı ve hemen onun yanına koştu. Annesinin cenazesi başında babasıyla birlikte bekliyordu. Babası yavaşca annesinin başına elini uzattı; kızıl kahverengi saçlarını elleriyle geriye doğru itti; annesinin kulakları yoktu. "Annen hiçbir zaman saçını kestirmek zorunda kalmadığı için çok mutlu oldu" diye fısıldadı babası...
"Ve hiç kimse, annenin daha az güzel olduğunu düşünmedi dimi?"
Annelerimize Değer Verelim








22 Nisan 2010 Perşembe



 Biz Ne Ayrılıklar Görmüş Adamız 

Gitmek istiyorsan gidebilirsin
Biz ne ayrılıklar görmüş adamız
Çekinme sen de vur sırtımdan beni
Biz ne ihanetler görmüş adamız


Aldırma sen benim yalnızlığıma
Aldırma sen benim gözyaşlarıma
Boşver sende kalmış yarınlarıma
Biz kadere çelme takmış adamız.


Sevsen gidemezdin sevsen bırakamaz
Sevsen çıldırırdın seven ne yapmaz
Git bu ateş de beni kül etmez yakmaz
Biz ne cehennemler görmüş adamız


Hadi daha çabuk daha acele
Git başka kollara git güle güle
Sen de unutursun adımı bile
Biz ne vefasızlar görmüş adamız


Hep aynı hikaye hep aynı masal
Sen bu şarkıyı git başka yerde çal
Al yanı başımdan gölgeni de al
Biz ne yalnızlıklar görmüş adamız
 





Paylaş

21 Nisan 2010 Çarşamba





Söylesem Tesiri Yok . !
Sussam
Gönül Razı Değil .. !

Fuzuli..





Paylaş

20 Nisan 2010 Salı

ÖZLEMEK GÜZEL...



Unutmak insani bir vasıfsa da, ben özlemenin tarafında olmuşumdur hep.

Özlemek bir türküdür bazen, içten içe söylenen
Betonlaşmış şehirlerde; balkon kenarlarındaki dışı kiremit rengi saksılarda saklanılan bir umuttur.

Sıvası dökük hüzünlü duvarların betonlara sarılması, elbette ki mantıksal olsa da, işte özlemek içindeki başına buyruk sevdaların betonlaşmasına izin vermemektir.

Bir yanıyla çocukluğumuzdur özlenilen, bir yanıyla da siyah beyaz film formatında ki hüzünlü düşler. Canınızı yakan nice olaylar bir hevesle düşer bazen aklımıza, kabuk bağlayan yaralarınıza imrenip, kararsız bir tebessümün yüzümüzü sarmasıyla hatırlarız onları.
Denilesi hayaller değildir özlenilen; bir zamanlar içerisinde bizim olduğumuz, her yanını yaşanmışlığın sardığı gerçek ötesi hikâyelerdir.

Hüznü de yanında taşır özlemek. Dilde bıraktığı nasıl kekremsi bir tatsa, yürekteki şavkı da acının başka bir çeşididir.

Hepimizin ardında bıraktığı kırık dökük hikâyeler vardır, yıllar sonra bir vesileyle içimizi sarsan. Bazen, mahalle arası kavgalarında aldığımız yaranın izidir, aynanın karşısında bizi alıp ta eskilere götüren.
Bazense, duyduğumuz eski bir türkü. Kimi zaman da bir dostun telefonuyla kurarız , “Biz iyi çocuklardık” cümlesini. Buğulanmış bir ses tonunu da yanında getirir hep, tarifi imkânsıza çalan cümlecikler.

Çok eskiden değil; belki üç belki de beş sene önce, mahalle aralarında, kapı önlerinde çekirdek çitlerlerdi teyzeler, başlarında, kenarları el işlemeli yazmalarıyla. Önlerinden geçince de fısıltıları değerdi kulaklarımıza. Parmaklarında zincir sallardı delikanlılar, bir büyüğünü görünce afallayan duruşlarıyla. İlk sigaralarda hep bilinmez sokak aralarında içilirdi, en gizlisinden.
Bir at arabasının arkasına tüm vücudunla asılıp ansızın gelen kırbaç darbesiyle sarsılarak inilmesi herkese kısmet olmuş bir özleme çeşidi de değildir hani!
Bir de göçmen kuşlarımız olurdu. “Leylekler inmiş” derlerdi büyüklerimiz birbirlerine, şehir kenarlarındaki su birikintilerine… Kırlangıçlar yuva yapardı hem, sıvası dökük teras katlarında. Penceresinden bakınca, ovalara kadar süzülen manzarasıyla tek katlı yalın evlerimiz vardı, ucu ucuna dizilen.

Bir de Elif teyze vardı; bahçesinden nar çaldığımız, terli terli sular içip, bekçiliğini yapan kazlarından korkarak kaçtığımız. Saklambaç da oynardık orada, yakan topu da. Kış aylarında yumuşayan toprakta çivi saplamayla birlikte. Şimdi olmayan çocukluğumuz kadar, o toprak alanlar da kalmadı, durup dururken gelip, insanın içini yakan özlem sızılarından başka.

Bazen özlenilen mahallenin sıvası dökük yalın evleri değil de, isimlerine ayrı bir anlam yüklediklerimizdir; kimileyin ilk elif be’yi öğreten ve alın kıvrımlarından slogan atmanın ne kadar ciddi bir iş olduğunu kavradığımız, isimlerine bin bir anlam yüklediğimiz ağabeylerimizdir onlar.


isimlerini bir ömür yüreğimizde sakladıklarımızdır bazen de özlenilen...


Yerelleştirilmiş düşler ile seferi hayaller kurmayı, yeni yetme sakalımızla “şehit tahtında”yı söylemeyi…

Şiirler okumayı, dost meclislerinde…
Özlemek, unutmamak kadar…
İçimizi acıtacak kadar, sözcüklerle anlatılamayacak kadar özlemek.
Özlemek güzel…





Edebiyat Defteri

M.Deveci






Paylaş

19 Nisan 2010 Pazartesi

Dağlarına bahar geldi memleketimin.




Dağlarına bahar geldi memleketimin.
Haberim var şair!
Demir kapıdan da kör pencereden de.
Yarınların taş duvarla örülmek istemesinden de haberim var; ama dağlarına bahar geldi memleketimin.
Eridi kar.
Üç güne kalmaz kır çiçekleri de açar.
Ve yüreğimizin zulasındaki umudun resmini unutur muyuz hiç!..
Ya da kenarları kıvrılmış eski bir resmin söğüt yaprakları gibi sararmış umutlarını bu düzmece düzenin rüzgârlarında savrulmasına izin verir miyiz usta!

Görüyoruz!
İşsizler ordusuna her gün binlerce nefer daha katılmakta.
Kimin umurunda!
Yarınlardan ve kazançlarından kuşkuları olmayanlar, karşılıklı atışma içindeler.
On iki imam aşkına mı yoksa on iki havariler adına mı yapıldığını bir türlü anlayamadığım on ikinci Ergenekon dalgası yaratılarak, sahildeki açlığın ve yoksulluğun üzerini bu dalgalarla silmek ve içten içe oluşan işsizlik öfkesini dindirmek isteyenler, karşılıklı sataşma durumundalar.
Öylesine fütursuzca dikkatleri toplamak istemekteler ki; ömrünü hasta memleketin iyileşmesi için, her çocuğu yeni bir hücre gibi görerek ve o hücrelerin sağlık bir yapıyla hastalıklara karşı durması için onlara yatırım yapan bir hanımefendinin evini aramaktan bile çekinmiyorlar. Çünkü, biliyorlar bunun şaşkınlık yaratacağını ve uzun bir süre bu konunu konuşulacağını.
Sanki bilerek ve isteyerek at izi ile it izi bir birine karıştırılmak isteniyor.
Her gün binlerce kişi işsiz kalıyormuş!
Boş verin açlığı, işsizliği.
Önemli olan dalga dalga dalgalandırmaktır üç yanı denizlerle çevrili memleketimin sahillerini.
Deniz feneri bu dalgaların arasında görünmez belki!
Bu da yetmez!
Bir de kapı var.
Açılsın mı açılmasın mı?
Ne bu?
İki kavgalı komşunun kendi bahçelerine açılan aradaki ortak kapı sanki!
Bırakın aralık kalsın, diyeceği geliyor insanın!
İki Azeri Milletvekili hanımefendi televizyonları dolaşarak sesleniyorlar.
Açarsanız vallahi küseriz ha!
Hımm!.. Peki, siz niye Kuzey Kıbrıs’ı tanımadınız?
Ay, çok istedik tanımayı ama olmadı işte!
Peki vize!
Canım boş verin vizeyi biz bizeyiz işte!

Kimse demiyor ki, yahu Türkiye Cumhuriyeti her ne kadar işsizliğin ve krizin pençesinde olsa da büyük bir devlettir ve ne yapacağını çok iyi bilir.
Vallahi çok küseriz, bir daha konuşmayız; açmayız meraklanmayın, diyerek zaten kapalı kapının kırık sapını zorlayarak oyalamanın ne alemi var!

Şu kapı muhabbetine bakın ki, bin dokuz yüz on beşten beri hiç kapanmayan düşmanlık kapısını ardına kadar açmakta.
Benim dedem senin dedeni öldürmedi; ama senin deden benim ninemi çok fena dövdü!
Benim dedem haklıydı!
Yok be, ne haklısı!

İnsanlar da yetiştikleri toprakların ürünüdür ve aynı bölgenin insanları birbirine benzerler.
Ayrı ırklardan da olsalar coğrafya akrabalıkları vardır.
Sanki senaryosunun yanlış kişiler tarafından yazıldığı ve sonunun iyi bitmediği bir kan davasının işlendiği filmin içindeyiz.
Bu kinden, bu nefretten nemalanan birilerinin sayesinde hiç bitmeyecekmiş gibi görünüyor bu oyun.

Her gün binlerce kişi daha işsizler kervanına katılıyor.
Sakın ağzınıza almayın düzenin bozukluğunu ve sakın sormayın kimseye, ne olacak bu insanların durumu, diye.
Vatan haini ilan edilirsiniz sonra.
İşte Ergenekon, işte kapı!
Konuş konuşabildiğin kadar.

Dağlarına bahar geldi memleketimin.
Gelecek tabi usta!
Görüşmecimiz yeşil soğan yerine güzel bir sabah getirecek.
Zulamızda mahzun bir resim gibi duran fikrimize haber salacağız.
Ve karanfil kokacak hava.


Ö.Nazmi Yavuz

Paylaş

15 Nisan 2010 Perşembe

ANLAR



Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,  İkincisinde, daha çok hata yapardım.  Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.  Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,  Çok az şeyi  Ciddiyetle yapardım.  Temizlik sorun bile olmazdı asla.  Daha çok riske girerdim.  Seyahat ederdim daha fazla.  Daha çok güneş doğuşu izler,  Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.  Görmediğim bir çok yere giderdim.  Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.  Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.  Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan insanlardandım ben.  Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.  Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.  Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.  Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan,  Gitmeyen insanlardandım ben.  Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.  Eğer yeniden başlayabilseydim,  İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.  Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.  Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,  Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.  Ama işte 85'indeyim ve biliyorum...  ÖLÜYORUM... 
       
Jorge Luis BORGES  
Paylaş

14 Nisan 2010 Çarşamba

MUSTAFABEYLİ KASABASI




Ceyhan'a 27 km. Osmaniye'ye 16 km. uzaklıkta olup; Adana Gaziantep karayolu üzerinde bulunmaktadır.
Mustafabeyli İlk önceleri Rıfatiye adını almış olup daha sonra Mustafabeyli adını almıştır.
1890 lı yıllarda ve 1950 lerde gelen Balkan Türkleri (Muhacirler ve Göçmenler) nufusun çoğunluğunu oluşturmaktadır.
Tarım ve Hayvancılık günümüzün makinalarıyla modern şekilde yapılmaktadır.
Belde Cumuriyet Mahallesi ve Hürriyet Mahallesi olmak üzere iki mahalladen oluşmaktadır.
İlk Belediye Başkanı Hasan Turan Olup; Şu Anda Belediye Başkanı  Zafer Topaloğlu'dur.
Belde de bir yatılı bölge okulu (YİBO) bir de çok proğramlı lise bulunmaktadır.
Belde de aynı zamanda Tarım Kredi Kooperatiflerinin bir şubesi,
TMO nun bir şubesi bulunmaktadır.
Arazi si Kanallar aracılığı ile Aslantaş Barajından gelen sulama suyu ile sulanmaktadır.
Mustafabeyli sulama birliği bu hizmeti yürütmektedir.
Ayrıca Sağlık Personeliyle çevre köyler ve Mustafa Beyli ye hizmet veren sağlık ocağı da bulunmaktadır.
Devlet Demir Yollarının Bakım İstasyonu (Baraka) ve Tren İstasyonu da mevcuttur.
PTT şubesi Belde Halkına ve Civar köyler halkına hizmet vermektedir.
Mustafabeyli Kasabası’nın Tarihçesi
Ceyhan’a 27 km mesafade bulunan Mustafabeyli Köyü 1297 hicri yılında kasabaya yerleşen Mustafa Bey tarafından kurulmuştur.
Mustafa Bey kasabaya horasan aşiret ile gelmiş ve buraya yerleşmiştir kendi ismine izafeten köye'de Mustafabeyli Köyü denmiştir. Bundan sonra köye 1316 ve 1322 yıllarında 2 göçmen kafilesi getirilerek yerleştirilmiştir.
Köy o zaman 66 hanelik bir köy durumuna gelmiştir. Köye yerleşen göçmen kafilesinin her ailesine zamanın hükümeti tarafından 80 dönüm araziyle 1’er adet öküz verilmiştir.
Yukarıda bahsedilen tarihlerde köye gelen göçmenlerle daha evvel köye gelerek köyün kurucusu ( Mehmet Bey ) aşiretlerle aralarında bir takım kavgalar oluyor , nihayet Mustafa Bey taraftarı köyü terk ediyorlar. Fakat daha sonra tekrar anlaşarak köye gelen göçmenler aşiret reisi durumunda olan Mehmet Beyi köye getirip ona ev yapmak suretiyle kendilerine bey olarak kabul ediyorlar.
Köyde en büyük bina olan Mustafa Bey’in konağında Hacı Ali hoca köyün çocuklarına dini kaidelere göre ders verip ve kur-an okutuyormuş. Bu hoca devletten maaş almaz yalnız emeğine mukabil çocuk babalarından buğday ve buna benzer yiyecekler alırmış.
Balkan harbi çıktığı sıralarda köye ilk defa zamanın hükümeti tarafından öğretmen gönderilmiştir. Köye gelen bu öğretmenin ismi Ahmet’miş. Kendisinin İstanbullu olduğu söylenmektedir. Köyde 1 yıl kaldıktan sonra intihar etmiştir.
O zaman bu öğretmenin öğrencisi olan Ömer Keten intihar olayını söyle anlatmaktadır. Öğretmen köyden Sait Sezer’ in baldızını kaçırıyor. Bu kadınla evleniyor, daha evvelde üç arkadaşla bir paşa öldürdükleri söyleniyor. Arkadaşlarının yakalandığını duyuyor. Kendisinin de yakalanacağını duyunca intihar ediyor. Son sözlerini bir kağıda söyle yazıyor “Her ne kadar yeşil melaike sabır ettiyse de ben sabır edemedim”. İntihar haberi hükümete bildiriliyor, bu işten kimse sorumlu tutulmuyor. Hadisede böyle kapanıyor.
Bu hadiseden sonra köye tatar öğretmen diye bilinen bir öğretmen geliyor, ancak o da 1 yıl kaldıktan sonra gidiyor.
Köye 1950 yılında bir göçmen kafilesi gelmiştir. 1970 yılında yine aralıklarla 2-3 aile daha göçmen olarak Bulgaristan’dan gelmiştir.
Köy birde 1963 yılında su baskınına maruz kalmıştır bu olayda köy halkına helikopterle yiyecek gelmiştir.
Köyün nüfusu 2000 i geçtiği için belediyelik olması için çalışılmıştır 1973 haziran’ında yapılan seçimle köyümüz artık belediyelik olarak kasaba olmuştur.






alıntı-resim .M.Önsert

13 Nisan 2010 Salı

ÖNYARGILAR





Uzaklarda bir köyde, kocası, çocuğu doğmadan ölmüş, tek başına yaşayan hamile bir kadın vardı. Kadın, kendisine arkadaş olması için dağda yaralı olarak bulduğu bir gelinciği evinde beslemeye başladı.

Gelincik kadının yanından bir an bile ayrılmazdı. Her ne kadar evcil bir hayvan olmasa da, oldukça uysallaşmıştı.

Birkaç ay sonra kadının çocuğu doğdu. Tek başına tüm zorluklara göğüz germek ve yavrusuna bakmak oldukça zordu.

Günler geçti. Kadın bir gün birkaç dakikalığına da olsa evden ayrılmak ve yavrusunu evde bırakmak zorunda kaldı. Gelincikle bebek evde yalnız kalmışlardı. Aradan biraz zaman geçti ve anne eve geldi. Gelinciği ve kanlı ağzını gördü. Anne çıldırmışçasına gelinciğe saldırdı ve oracıkta öldürdü hayvanı. Tam o sırada içerdeki odadan bir bebek sesi duyuldu. Anne odaya yöneldi Ve odada beşiği, beşiğin içindeki bebeği ve bebeğin yanında duran parçalanmış yılanı gördü.









www.edebiyatogretmeni.net





Paylaş

9 Nisan 2010 Cuma

İsmail, benimde arkadaşım...




Ben, gönlü temiz insana kurban olayım.

Gezsin başım üstünde benim, hoş tutayım.

Ham insanı al karşına, söylet azıcık,

Dön, sonra cehennem ne imiş, gel sorayım
 
 
Ömer Hayyam





Paylaş

FARKINA VARALIM...




Dostlar elimiz ayağımız tutuyor gözlerimiz görüyor……

Ama nereye kadar bazen şansımız yaver gider…

Yaşlanana kadar sağlıklı oluruz arada hastalıklar geçiririz

Ama bir müddet sonra iyileşiriz…..

Unuturuz hastalık dönemini o dönemde hastaları daha iyi anlarız

Sağlam olan dostlar hiç engelli birinin halinden anladınız mı göz yaşını

Akmadan sildinizdi sinirli olduğu zamanlarda hak verdiniz mi

En sakin olduğu zamanlarda içindeki fırtınayı hissedip ürperdiniz mi

Görmek ne güzeldir koşmak özgürce

Yerden düsen kalemini almak çiçekleri koklaya bilmek

Bu gün şanslıyım sağlıklıyım dediniz mi ?farkına vardınız mı

Engelli kardeşlerimizin yerine kendinizi koydunuz mu…….

En küçük şeyde nasıl mutlu olduklarına şahit oldunuz mu ?

Ben oldum dostlar…….

Kocaman yüreklerinde barındırdıkları sevdaları gördüm

Yerdeki minicik çiçeğin rengini fark ettiklerini………

Çocuklar gibi saf yürek taşıdıklarına ama :neden ben :demediklerine

Şahit oldum dostlar……

Yüreklerinde engel olmadığına sevdiler mi sonuna kadar ;

Sahip çıktıklarına hiç bir zaman engellerinin arkasına saklanmadıklarına :

Seni seviyorum deyip haykırdıklarını gördüm……….

Sevin dostlar yeterki kalbinizde olmasın …….

Gönül gözüyle sevin önce yüreğiniz görsün ….


Edebiyat Defteri/Alıntı


Paylaş




8 Nisan 2010 Perşembe

Nasip ise gelir Hint'ten Yemen'den,Nasip değil ise ne gelir elden.




Eski Sisam krallarından Ancee adında bir zalim, yeni yaptırdığı bir  bağa üzüm kütükleri diktiriyormuş. İslerin bir an önce bitmesini
sağlamak için de kölelerini hiç dinlenmeden çalıştırıyormuş. O
zavallı kölelerden biri, bir gün pek bitkin düştüğü için
dayanamaz ve zalim krala:

- Niçin bu kadar acele ediyorsunuz efendim? Siz bu bağın
üzümlerinden yapılacak şarabi hiç bir zaman içemeyeceksiniz ki!
Deyivermiş.

Kral biraz kızmışsa da sesini çıkarmamış. Nihayet gün gelip üzümler
yetiştikten sonra, kral köleler de dahil herkesin hemen toplanmasını
emretmiş. Bir müddet sonra da o bağın üzümlerinden yapılmış şaraptan
bir bardak getirilmesini emretmiş. Daha önce kehanet gösterisinde
bulunan köleyi de huzuruna çağırtmış.

Şarap bardağını eline alarak:

- Söyle bakayım, benim bu şaraptan hiç bir zaman
içemeyeceğimi tekrar iddia edebilir misin? diye sormuş. Köle söyle
cevap vermiş:

- Belli olmaz efendim. İçebileceğinizi söyleyemem. Çünkü
dudak ile bardak arasındaki mesafe çok uzundur. O arada başınıza neler
gelebileceğini de bilemem! Köle sözlerini bitirir bitirmez, içeri
kralın adamlarından biri girmiş. Bir yaban domuzunun bahçeye girdiğini
ve asmaları kırıp döktüğünü söylemiş.

Kral elindeki bardaktan bir damla dahi içmeden hemen dışarı fırlamış.
Bahçede domuzun bulunduğu yere koşmuş.Kral ve domuz arasında
öldüresiye bir mücadele başlamış. Sonunda yaban domuzu mızrak gibi
azı dişleriyle, Sisam kralının karnını yarıp ölümüne sebep olmuş.
Kral bostanda, bardak masada kalmış..

Su söz bu olayı güzel bir şekilde ifade ediyor:
"Nasip ise gelir Hint'ten Yemen'den, Nasip değil ise ne gelir elden?"
Sevgiyle kalın...

Kalbinize yakın bulduklarınızı çantada keklik sanmayın.
Sıkıca asılın onlara, tıpkı hayata asıldığınız gibi... Çünkü
onlarsız hayat da anlamsızdır.Hayatınızı asla aşka kapatmayın.
Aşkı bulmanın en kısa yolu, "aşık olmaktır", korunmanın en iyi yolu ise
aşka kanat takmak... Hayatı çok hızlı koşmayın, nereden geldiğinizi
ve nereye gittiğinizi unutmayın.

Hayatın bir yarış değil, her saniyesinin tadı çıkarılması gereken
güzel bir yolculuk olduğunu aklınızdan çıkarmayın.
Dün tarih oldu... Yarın bir sır... Bugünün kıymetini bilin.

Can DÜNDAR





Paylaş

BAHAR



bahar, yalvarırım çek git işine!..
salma üstüme çiçeklerini,
aklımı çelme!..
her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor.
ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek...
kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem...
kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü böcek...
yapma bunu bana bahar,
böyle üstüme gelme...!

zaten damarlarıma zor zaptediyorum kanımı...
çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime...
kalbimin buzları erimiş.
göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir...
bir de sen çıldırtma beni...
krizdeyim ben... tembelliğin sırası değil, uyamam sana...
al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol.
meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni...
bulutların üşüşmesin başıma...
girme kanıma benim...
...yoldan çıkarma...!

sen ki en cilvelisisin mevsimlerin,
afrodizyakların en etkilisi,
sevdanın suç ortağısın.
kıyma bana...!
biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi azdırıp sonra birden çekip gideceksin.
tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir kuraklığın ortasında terk edeceksin...
o iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman...
ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin
uçuştuğu günbatımları...
tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan...
buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında...
yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz...
hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden... yüreğim viraneye...
her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da...
ebedi bahar, bir başka bahara kalacak.

iyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar...
iş açma başıma...
git işine!
yoldan çıkarma beni!..

Can Dündar



Paylaş

7 Nisan 2010 Çarşamba

BEN SENDE BÜTÜN AŞKLARIMI TEMİZE ÇEKTİM.



ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda

yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim

oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim

Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

imrendiğin, öfkelendiğin

kızdığın ya da kıskandığın diyelim

yani yaşamışlık sandığın

Geçmişim

dile dökülmeyenin tenhalığında

kaçırılan bakışlarda

gündeliğin başıboş ayrıntılarında

zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.

Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha

fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki

gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök ölü bir yılan gibi yatıyordu aramızda

yorgun, kirli ve umutsuz geçmişim

oysa bilmediğin bir şey vardı sevgilim

Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

imrendiğin, öfkelendiğin

kızdığın ya da kıskandığın diyelim

yani yaşamışlık sandığın

Geçmişim

dile dökülmeyenin tenhalığında

kaçırılan bakışlarda

gündeliğin başıboş ayrıntılarında

zaman zaman geri tepip duruyordu. Ve elbet üzerinde durulmuyordu.

Sense kendini hala hayatımdaki herhangi biri sanıyordun, biraz daha

fazla sevdiğim, biraz daha önem verdiğim.

Başlangıçta doğruydu belki. Sıradan bir serüven, ratsgele bir ilişki

gibi başlayıp, gün günden hayatıma yayılan, büyüyüp kök salan ,

benliğimi kavrayıp, varlığımı ele geçiren bir aşka bedellendin.

Ve hala bilmiyordun sevgilim

Ben sende bütün aşklarımı temize çektim

Anladığındaysa yapacak tek şey kalmıştı sana

Bütün kazananlar gibi

Terk ettin









Paylaş

6 Nisan 2010 Salı

Buluşmak Üzere

Paylaş


Diyelim yağmura tutuldun bir gün
Bardaktan boşanırcasına yağıyor mübarek
Öbür yanda güneş kendi keyfinde
Ne de olsa yaz yağmuru
Pırıl pırıl düşüyor damlalar
Eteklerin uça uça bir koşudur kopardın
Dar attın kendini karşı evin sundurmasına
İşte o evin kapısında bulacaksın beni

Diyelim için çekti bir sabah vakti
Erkenceden denize gireyim dedin
Kulaç attıkça sen
Patiska çarşaflar gibi yırtılıyor su ortadan
Ege denizi bu efendi deniz
Seslenmiyor
Derken bi de dibe dalayım diyorsun
İçine doğdu belki de
İşte çil çil koşuşan balıklar
Lapinalar gümüşler var ya
Eylim eylim salınan yosunlar
Onların arasında bulacaksın beni

Diyelim sapına kadar şair bir herif çıkmış ortaya
Çakmak çakmak gözleri
Meydan ya Taksim ya Beyazıt meydanı
Herkes orda sen de ordasın
Herif bizden söz ediyor bu ülkenin çocuklarından
Yürüyelim arkadaşlar diyor yürüyelim
Özgürlüğe mutluluğa doğru
Her işin başında sevgi diyor
Gözlerin yağmurdan sonra yaprakların yeşili
Bi de başını çeviriyorsun ki
Yanında ben varım


Can Yücel

BİLGE İLE KÖPEK

Paylaş


   








 Bir bilge, bir göletin başında oturmaktadır. Susuzluktan kırılan bir köpeğin devamlı olarak gölete kadar gelip, tam su içecekken kaçması dikkatini çeker. Dikkatle izler olayı. Köpek susamıştır ama gölete geldiğinde sudaki yansımasını görüp korkmaktadır. Bu yüzden de suyu içmeden kaçmaktadır. Sonunda köpek susuzluğa dayanamayıp kendini gölete atar ve kendi yansımasını görmediği için suyu içer. O anda bilge düşünür:

    -Benim bundan öğrendiğim şu oldu, der.
   
-Bir insanın istekleri ile arasındaki engel, çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkulardır. Kendi içinde büyüttüğü engellerdir. İnsan bunu aşarsa, istediklerini elde edebilir.
    İnsan, biraz daha düşününce, aslında gerçek öğrendiği şeyin bundan farklı olduğunu görür. Asıl öğrendiği şey, insanın bir bilge bile olsa bir köpekten öğrenebileceği bilginin var olduğudur. Bu yüzden
ne varsa paylaş, senden de öğrenilecek bir şeyler vardır diğer insanlar için...

    Her insanın
bir hikâyesi ve söyleyecek bir sözü mutlaka vardır.
 
 

İNSAN VE DÜNYA

Paylaş

 





   Adam, bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında bütün haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve bütün gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü. 
    Tam bunları düşünürken oğlu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu. Baba oğluna söz vermişti. Bu hafta sonu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve oğluna “eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim” dedi, sonra düşündü:
    -Ohh be kurtuldum, en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen, bu haritayı akşama kadar düzeltemez.
    Aradan on dakika geçtikten sonra oğlu, babasının yanına koşarak geldi ve “baba haritayı düzelttim, artık sinemaya gidebiliriz” dedi.
    Adam önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de hala hayretler içindeydi ve bunu nasıl yaptığını sordu. Çocuk şu cevabı verdi:
  — Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı.
    İNSANI DÜZELTTİĞİM ZAMAN
   DÜNYA KENDİLİĞİNDEN DÜZELMİŞTİ.

Ahmet İnce Web sit.Alıntı.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Müstehcen Ağaçlar...

Paylaş
Paylaş

YEDİ KUTSAL GERÇEK

Paylaş

- Kaç yıldır benim yanımdasın?

- 20 yıldır efendim

- Bu zaman süresince benden ne öğrendin?

- Hiçbir şeyle değişmeyeceğim yedi gerçek öğrendim.

- Ömrüm seninle geçtiği halde topu topu 7 gerçek mi öğrendin?

- Evet

- Söyle bakalım öyleyse neler öğrendin?

- Baktım ki herkes bir şeyi dost ediniyor, ona gönül verip bağlanıyor. Ancak bunlardan hemen hepsi insanı yarı yolda bırakıyor. Ben ise, beni hiç bırakmayacak, ölümden sonra bile benimle gelecek şeyleri aradım. Ve dost olarak iyilikleri seçtim kendime. Ki onlar sonsuz bir yükselme yolculuğuna çıkmış insanoğlunun hiç tükenmeyecek azığı ve en gerçek dostlarıdır.

- Çok güzel, ikincisi ne bakalım?

- Baktım ki, insanların bir çoğu geçici dünya değerlerine dört elle sarılmış onları koruyor, kasalarda saklıyor, kaybolmaması için her çareye başvuruyor. Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine, kimi ününe tutunmuş sımsıkı, onları elden çıkarmamak için çırpınıp duruyor. Oysa ben varlığımı ve bütün isteklerimi O'na satıp, gönlümü yalnız O'nun sevgisine açtım.

- Devam et!

 - İnsanların üstün olmak için birbirleriyle yarıştıklarını gördüm. Ancak bir çoğu üstünlüğü yanlış yerlerde arıyor ve birbirinin üstüne basarak yükselmek istiyordu. Bunun üzerine üstünlüğü geçici dünya değerlerinde değil, akıl ve ahlakça yükselmekte, kötülüklerin her çeşidinden el etek çekip, iyiliklere vasıta olmakta aradım.

 - Devam et yavrum.

 - Yine baktım ki, insanlar sabahtan akşama birbirleriyle uğraşıyor, boş yere hayatı zehir ediyorlar kendilerine. Bütün bunların benlik, bencillik ve çekememezlikten ileri geldiğini gördüm. Ve gönlümü bu kirlerden arıtarak, herkesle dost olup, huzur ve güven içinde yaşamanın yolunu buldum.

- Sonra?

- Nedense herkes hatasının sebebini hep dışta arıyor ve başkalarını suçlamak yoluna sapıyordu. Böylece suçlarının örtüsü altına saklanıyordu. Oysa insanın başına ne geliyorsa kendi yüzünden ve kendi eliyle geliyordu. Bunun bilip yalnız kendimle cenge girerek, nefsimin iradesine uymamaya ve vesvese verenin ağına düşmemeye çalıştım.

- Doğru...

- Baktım ki insanlar şu bir lokma ekmek ve dünya geçimi için helal haram demeden, her türlü hakkı çiğnemekten çekinmiyorlar. Hem başkalarının hakkını alıp onları yoksul bırakmakla, hem de bu haksızlığın azabını ağır bir yük gibi vicdanlarında taşımakla iki kere kötülük etmiş oluyorlar. Oysa doğru yaşanıldığında ve hakça bölüşüldüğünde dünya nimetleri insanlara yeter de artardı bile.

- Ve yedinci?

- Yedinci olarak şunu gördüm ki, insanlar bir şeye dayanmak ve güvenmek ihtiyacındadırlar. Kimi zenginliğine, kimi güzelliğine... Bunların hepsi de bir süre sonra yıkılacak eğreti desteklerdir. Ben ise yalnız O'na sığınıp yalnız O'ndan yardım diledim. Ve bunun karşılığı sonsuz bir güven oldu

- Seni tebrik ederim evladım. Ben de yıllar yılı bütün din kitaplarını inceledim. Hepsinin bu 7 gerçek etrafında döndüğünü tespit ettim.


USTA VE ÇIRAK..

Paylaş












Hintli bir yaşlı usta, çırağının sürekli herşeyden şikayet etmesinden bıkmıştır. Bir gün çırağını tuz almaya gönderir. Hayatındaki her şeyden mutsuz olan bu çırak döndüğünde, yaşlı usta ona, bir avuç tuzu, bir bardak suya atıp içmesini söyler. Çırak, yaşlı adamın dediğini yapar ama içmez ağzındakilerini tükürmeye başlar. Tadı nasıl? Diye soran yaşlı adama öfkeyle acı die cevap verir. Usta gülerek çırağı kolundan tutar ve dışarı çıkarır. Sessizce az ilerdeki gölün kıyısına götürür ve çırağına bu kez de bir avuç tuzu göle atıp, gölden su içmesini söyler. Söyleneni yapan çırak, ağzının kenarlarından akan suyu koluyla silerken, usta aynı soruyu sorar. Tadı nasıldı?
Ferahlatıcı diye cevap verir çırak. Tuzun tadını aldın mı? Diye sorar yaşlı adam, hayır diye cevaplar çırağı, usta çırağının yanına oturur şöyle der: Yaşamdaki acılar da tuz gibidir, ne azdır, ne de çok. Acının miktarı aynıdır. Ancak bu acının şiddeti, neyin içine konulduğuna bağlıdır. Acı olduğunda yapman gereken tek şey acı veren şeyle ilgili hislerini genişletmektir. Onun için sende artık bardak olmayı bırak, göl olmaya çalış.



Alıntı

2 Nisan 2010 Cuma

YAPMAM GEREKEN DAHA ÇOK KÖPRÜ VAR.

Paylaş


BİR ZAMANLAR, birbirine bitişik iki çiftlikte yaşayan iki erkek kardeş vardı. Günlerden bir gün bu iki kardeş arasında bir anlaşmazlık başgösterdi. İki kardeş arasında o zamana değin ilk kez görülen anlaşmazlık, giderek büyüdü ve kardeşler arasında ayrılığa neden oldu.
İki kardeş, birbirlerine yalnızca küsmekle kalmadılar, yıllardır ortaklaşa kullandıkları tarım makinelerine değin, sahip oldukları tüm araç gereçlerini ve mal varlıklarını da ayırdılar.
Küçük bir yanlış anlama sonucu başlayan anlaşmazlığı izleyen ayrılık, giderek büyüyen bir uçuruma dönüştü ve en sonunda yerini, karşılıklı kullanılan hoş olmayan sözlere bıraktı. Bunun arkasından da beklenenler oldu ve kardeşler arasında önce şiddetli bir kavga, sonra da ürkütücü bir sessizlik yaşanmaya başladı.
Bir sabah, bu iki kardeşten büyüğünün kapısına bir usta geldi. Elinde büyük bir marangoz çantası vardı.
Ev sahibinden geçici bir iş istedi:
-Yapılacak ufak tefek bir işiniz varsa, size yardımcı olmak isterim, dedi.
-Elimden hemen her iş gelir. Birkaç gün çalışırım, işi bitiririm.
Büyük kardeşin aklına o an bir ” iş ” geldi.
- Evet, sana göre bir işim var, dedi ve küçük kardeşinin çiftliğini işaret etti.
-Şu derenin karşısındaki çiftlik, komşumundur. Daha doğrusu, benim küçük kardeşime aittir o çiftlik. Geçen haftaya dek benim çiftliğimle onun çiftliği arasında bir otlak vardı. Sonra o, buldozeriyle oraya ırmak bendi yaptı ve şimdi aramızda, otlak yerine, çiftliklerimizi birbirinden ayıran bir dere var.
İş isteyen adam, büyük kardeşin söylediklerini dikkatle dinledikten sonra sordu:
-Benden ne yapmamı istiyorsunuz? dedi.
Büyük kardeş önce kuşkusunu, sonra da kararını açıkladı:
-Kardeşim bunu, bana acı vermek için yapmış olabilir, dedi.
-Fakat şimdi ben, onun yaptığından daha büyük bir şey yapacağım.
Bunları söyledikten sonra adamı aldı, ahırların olduğu yere götürdü ve duvarın dibinde yığılı duran kütükleri gösterdi:
-Senden, bu kütükleri kullanarak, iki çiftlik arasında üç metre yükseklikte bir çit yapmanı istiyorum , dedi.
-Kaç gün çalışırsan çalış, nasıl yaparsan yap ama bana öyle bir çit yap ki, gözlerim kardeşimin çiftliğini artık görmek zorunda kalmasın.
İş arayan usta, başını salladı:
-Sanırım durumu anladım, efendim, dedi.
-Şimdi bana çivilerin, kazma küreğin yerini gösterin ki hemen işime başlayayım.
Büyük kardeş ustaya kazma, küreğin ve çivilerin olduğu yeri gösterdikten sonra, alışveriş yapmak için kasabaya gitti. Usta ise, tüm gün boyunca ölçerek, keserek, çivileyerek sıkı bir biçimde çalışmaya koyuldu.
Akşam güneş batarken o, işini bitirmiş, çiftlik sahibi büyük kardeş ise alışverişini tamamlamış, kasabadan dönüyordu. Çiftliğe gelir gelmez ustanın yaptıklarına baktı ve şaşkınlıktan gözleri, yuvalarından fırlayacakmış gibi açıldı. Karşısında, yapılmasını istediği çit yoktu ama derenin bir yakasından öteki yakasına uzanan görkemli bir köprü vardı. Biri kendi çiftliğinin toprağına, öteki küçük kardeşinin çiftliğinin toprağına oturtulmuş sağlam iki ayak üzerinde, yanlarındaki korkuluklarına varıncaya dek tüm ayrıntılarıyla yapılmış ve tam anlamıyla “usta işi” denilecek kusursuzlukta bir köprü uzanıyordu.
Büyük kardeş, hâlâ geçmeyen şaşkınlığıyla bu köprüyü seyrederken, karşıdan birinin geldiğini gördü. Dikkatle baktığında gelen kişinin komşusu, yani küçük kardeşi olduğunu anladı.Kardeşi, kollarını iki yana açmış olarak köprünün karşı ucundan kendisine doğru yürüyordu.
-Benim sana karşı yaptığım bunca haksızlığa ve söylediğim bunca kötü söze karşın sen, bu köprüyü yaptırarak ne denli iyi ve ne denli büyük bir insan olduğunu gösterdin, dedi ağabeyine.
-Şimdi bir büyüklük daha yap ve sen de kollarını açarak bana gel…
Köprünün iki ucundan ortaya doğru yürüyen kardeşler, köprünün ortasında bir araya geldiler ve özlemle kucaklaştılar. Büyük kardeş bir ara arkasına baktığında, çantasını toplayıp, oradan ayrılmakta olan ustayı gördü.
-Gitme! Dur, bekle, diye seslendi ona.
-Sana yaptıracağım birkaç iş daha var, çiftliğimde…
Usta gülümsedi:
-Ben buradaki işimi tamamladım, gitmem gerek, dedi ve ekledi:
-Yapmam gereken daha çok köprü var.
Kaynak: Asım Yıldırım

GÜNEŞE YAZI YAZILMAZ


Paylaş


Çayından bir yudum aldı. Karşı masadaki delikanlıya bakarak gülümsedi.
- Evlat, dedi, dert etme bu kadar, her şey olacağına varır.
Genç adam gazetesinin arkasından kafasını kaldırıp ihtiyara baktı.
- Doğru baba, dedi, her şey olacağına varıyor. Gazetesini okumaya devam edecekti ki, ihtiyarın sesini duydu tekrar:
- Güneşe yazı yazılmaz be yiğidim, bırak şu gazeteyi de gel hele.
Kalkıp ihtiyarın yanına doğru yürürken çay ocağına seslendi:
- Uğur abi, çaylar iki oldu!..
Çaylar geldi, ihtiyar adam iki şeker atıp karıştırmaya başladı. Bir yandan da ağır ağır anlatıyordu.
“Çook eski zamanlarda çok uzaklarda bir ülke vardı. Dağların arkasında yemyeşil bir ovaya kurulmuş, insanların yüzünden gülücükler eksik olmayan, pırıl pırıl bir ülkeydi burası. Bu ülkenin insanları şimdi her zamankinden daha mutluydular. Çünkü yıllar sonra padişahlarının nihayet bir çocuğu olmuştu. Nur topu gibi, güzeller güzeli, elleri yumuk yumuk, yanakları al al bir kız bebek. Kurbanlar kesildi, günlerce ziyafetler verildi, eğlenceler yapıldı.
Günler günleri kovaladı, yıllar yılları. Güzelliği dillere destan bir prenses olmuştu o minik kız. Civar ülkelerden her gün bir haberci geliyor, ya prenslerinin ya krallarının hediyelerini sunuyorlar, evlenme tekliflerini iletiyorlardı.
Prenses mutluydu, babası üstüne titriyor, aman kızım, diyordu, acele etme karar vermekte. Bakalım zaman ne gösterir…
Padişah bir gün adeti olduğu üzere tebdil-i kıyafet, ülkesini gezmeye çıktı. Akşama kadar halkının arasında dolaştı. Ne aç bir insana rastladı ne bir dertliye ne de bir kimsesize. Sevinç içinde sarayının yolunu tuttu.
Dönüşte ırmağın kenarında oturan bir ihtiyar uzaktan dikkatini çekti. İhtiyar, yerden aldığı taşları birbirine bağlıyor, bir şeyler söyleyip ırmağa atıyordu. Padişah yaklaştı, selam verdi ve sordu:
- Hayırdır ihtiyar, ne yapıyorsun böyle?
- Kısmetleri birbirine bağlıyorum, dedi ihtiyar adam.
Padişah güldü:
- Öyle mi, şu attığın kimin kısmetiymiş bakalım?
- O mu? O padişahın kızıyla, uşağı Ahmet’in kısmeti…
Saraya döndüğünde bir sıkıntı bastı Padişah’ı. Böyle bir şey olabilir miydi? Kısmetleri birbirine bağlamak… Şu zenci uşak ve güzeller güzeli Prenses… Gözünün bebeği yani, canı, ciğerparesi, sevgili kızı… Olmaz öyle şey, dedi, ama şüphe kurdu düşmüştü bir kez içine. Sabaha kadar uyuyamadı. Sağa döndü, sola döndü, uyku girmedi gözüne. Arada bir dalıyor, sıçrayarak uyanıyordu. Kısmetler böyle bağlanmazdı, biliyordu bunu, ama ya doğruysa?Sabah olduğunda kararını vermişti. Uşağını geri dönemeyeceği bir yere yollayacak, ondan kurtulacaktı. Bunu yapmak zorunda kaldığı için kendinden utanıyordu ama işi sağlama almak lazımdı. O ihtiyarı bulup kellesini vurdurmayı bile düşündü bir ara. Ama en ehveni Ahmet’i yollamak, ondan ve bu kısmet meselesinden kurtulmaktı.
Alelacele bir mektup yazdı, uşağını çağırttı. Karşısında durup kendisine şaşkın şaşkın bakan zavallı zenci uşağın gözlerine bakmaya çekiniyordu. Yüzünü pencereye döndü, elindeki mektubu gösterdi uşağa.
- Ahmet, dedi, şimdi bu mektubu alacaksın ve hiç durmadan yürüyeceksin. Bunu güneşe götürmeni istiyorum senden. Bu hepimiz için çok önemli. Sakın bu mektubu vermeden geleyim deme!
Neye uğradığını şaşıran uşak, çaresiz emre itaat etti. Yol hazırlığını yaptı, mektubu sıkı sıkı sarıp sarmaladı, koynuna sakladı ve yola düştü. Hiç durmadan yürüyecekti, mektubu güneşe verecekti. Tastamam böyle demişti padişah. İyi de güneşi nasıl bulacaktı, bulsa da mektubu nasıl verecekti? Sıkıntı bastı Ahmet’i. Kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı, güneşin olduğu yöne doğru yürümeye karar verdi.
Yürüdü uşak. Aylarca yürüdü. Azığı bitti, elbiseleri parçalandı, ayakları kan-revan içinde kaldı, o yürümeye devam etti. Koynundaki mektubu arada bir çıkarıp bakıyor, sağlam olduğunu görünce gülümseyerek yürümeye devam ediyordu.
Bu arada, her şey yine eskisi gibiydi ülkede. Padişah mutluydu Güzel kızının üstüne daha çok titriyor, onu daha bir seviyordu. Halk huzur içindeydi, her yer pırıl pırıldı yine. Baharın gelişiyle beraber bütün ülke çiçeklerle donanmıştı. Prenses, evlenmesi için babasının niçin bu kadar acele ettiğine anlam veremese de, yağmurlar, çiçekler, cıvıl cıvıl kuşlar, bahar güzeldi işte…
Padişah, Ahmet’in dönemeyeceğinden emindi. Çoktan ölmüş olmalıydı. Sadık bir uşaktı, verilen görevi yapmak için elinden geleni yapacaktı kuşkusuz. Ama güneşi bulmak, mektubu ona vermek, olacak şey miydi hiç? Zekâsına bir kez daha hayran oldu padişah.
Gün geçtikçe ümidi tükeniyordu uşağın. Üç mevsim geçmişti yola çıktığından beri. Bu güneşe varmak belli ki mümkün olmayacaktı. Koynunu yokladı, mektup sağlamdı. Kendisi kan-revan içindeydi, tanınmayacak hale gelmişti ama olsun, mektup sağlamdı yine de. Son bir gayretle yürümeye çalışıyordu. Tepedeyken bir ırmak görmüştü, oraya kadar bir varabilse, kana kana bir içse buz gibi suyu, üç mevsim daha yürürdü Ahmet.
Irmağa yaklaştığında ayakları vücudunu taşıyamıyordu artık. Dizlerinin üstünde sürünerek geldi suyun kenarına. Avuç avuç içti. Başını soktu ırmağın serin suyuna. Avuçlarını bir kez daha daldırdı. Bir de kafasını kaldırdı ki ne görsün? Güneş işte orada, tam karşısında, ırmağın içinde bir mücevher gibi parlıyor ve öylece durup, sanki kendisini görmesini bekliyordu. Sonunda bulmuştu işte. Sevinçle havaya zıpladı, elini koynuna attı, mektubu çıkarıp salladı, suya attı kendini, güneşe gidiyordu.
Uşağın gidişinden beri beş mevsim dönmüştü ülkede. Dört bir yanda düğün hazırlıkları yapılıyor, tellallar prensesin düğününe bütün halkın davetli olduğunu haber veriyorlardı. Prenses sonunda sevebileceği bir adam bulmuştu. Çok uzaklardan bir ülkenin padişahıydı bu genç adam. Padişah kızının mutluluğunu gördükçe daha bir seviniyor, kısmetleri birbirine bağlamakmış, diyordu gülerek, kısmetleri birbirine bağlamak… Hani, nerede?
Padişah çok sevmişti damadını. Uşak değildi her şeyden önce, hele zenci hiç değildi. Hem onda yıllardır tanıdığı birisinin kokusu vardı sanki. Üstelik bu padişah
her kimse, çok zengin biri olmalıydı. Prenses’e hediye ettiği bir tek mücevher, o zamana kadar verilenlerin hepsine bedeldi çünkü. Nihayet günü geldi, muhteşem bir düğün yapıldı ülkede.
Düğünün üçüncü gününün akşamıydı. Padişah ve yeni evliler akşam yemeğinde birlikteydiler. Padişah’ın hemen yanında damadı ve tahtının vârisi, karşısında karısı, onun yanında sevgili kızı… Mutluluk buydu işte!
Bir yandan sohbet edip gülüşüyorlar, bir yandan yemeklerini yiyorlardı. Genç damat kılıç kullanmayı nasıl öğrendiğini anlatıyor, av maceralarından bahsediyor, masadakileri kahkahaya boğuyordu. Bir ara eline bir bıçak aldı, ilk kılıç kullanmaya başladığı zamanlardaki acemiliklerini anlatıyordu. Elinden düşürdüğü bıçağı almak için eğildiğinde padişahın kendisine baktığını fark etti. Prenses kahkahalar atıyordu. Birden doğrulup açılan belini kapattı. Ama belindeki siyahlık gözünden kaçmamıştı Padişah’ın.
O gece yine uyuyamadı Padişah. Kendisi gibi bembeyaz bir adamdı damadı, ama beli bir zencininkinden farksızdı. Ahmet’i hatırlamaya çalıştı, yüzünü, konuşmasını, gülüşünü… Benziyorlar mıydı, böyle bir şey olabilir miydi? Olmazdı tabii. Hem o kadar da benzemiyordu. Ama genç adam neden telaşla belini kapatmıştı?
Yatağına tekrar uzandı, gözlerini tavana dikti. Kısmetleri birbirine bağlayan ihtiyarın yüzünü gördü. Gülüyordu. Çıldırdığını düşündü bir an. Gözlerini kapatıp, tekrar açtı, ihtiyar yoktu. Derin bir nefes aldı, hele sabah olsun, dedi, bunu anlamanın bir yolu bulunur elbet.
Günün ilk ışıkları sarayın camlarına vurduğunda, Prenses ve sevgili kocası çoktan bahçede gezmeye çıkmışlardı bile. Pencereden onları gören Padişah’in aklına bir plan geldi. Aceleyle üstünü giyindi, bahçeye çıktı. Onlara iyice yaklaştı, birini çağırır gibi arkadan seslendi:
- Ahmet!
Genç adam birden irkilerek dönüp Padişah’a baktı. Göz göze geldiler. Delikanlı gözlerini kaçırmaya çalışıyordu ama nafile. Çaresiz Padişah’ın yanına gelip durdu, başından geçenleri anlatmaya başladı.
Güneşi bir ırmağın içinde bulmuştu. Mektubu vermek için suya daldığında içleri mücevher dolu, açık kapaklarından ışıltılar saçan onlarca sandık görmüştü. Sudan çıktığında kuşağının sımsıkı sardığı beli hariç, bütün vücudu bembeyazdı. Sandıkları bir bir ırmağın kenarına taşımış, oturup en son sandıktan çıkan mektubu okumuştu. Sonrası, sonrasını biliyorlardı zaten. Padişah hayretle doğruldu oturduğu yerden;
- Mektup, dedi, o mektup nerede şimdi?
- Hiç yanımdan ayırmadım ki, diye cevapladı genç adam koynundan çıkardığı mektubu padişaha uzatarak.
Padişah aceleyle mektubu açtı, okumaya başladı.”
“Güneşe yazı yazılmaz, yazılan yazı bozulmaz!”
Kaynak: Satır arası Hikâyeler. Serdar Tuncer