31 Mayıs 2010 Pazartesi

İPSİZ UÇURTMA...



Zaman izini silmiş,
Kim basmışsa toprağa.
Karun gibi yaşayan,
Ecelle bir fukara.
İsterse bayram olsun,
Anılır mişli geçmiş.
Bir ipsiz uçurtmasın,
Güvenme hiç rüzgara.

















Paylaş

27 Mayıs 2010 Perşembe

TÜRKLERİN ASALETİ...



 
 
 
 
 
1957 Yılında İstanbul Tıp Fakültesi'nden mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden Doktor Ömer Muşluoğlu* görev yaptığı hastanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi şöyle anlatmaktadır:

Amerika 'ya gittiğim ilk yıllar. New York’ta* Medical Center Hospital' da görev almıştım. Fakat vazifem kan almak* kan vermek* serum takmak* elektrokardiyografi çekmek gibi işler.. Hastaya o kadar önem veriyorlar ki yeni doktorlar hemen direkt olarak hasta muayenesine* tedavisine verilmiyor. Diğer zamanlarda da laboratuvarda çalışıyorum. Bir hastaya gittim. Yaşlıca bir adam* tahminen yetmiş beş yaşlarında.


—Kan vereceğim kolunuzu açar mısınız? Dedim.

Adamcağız kanserdi ve aynı zamanda kansızdı. Kolunu açtım* baktım pazusunda bir Türk bayrağı dövmesi var. Çok ilgimi çekti* kendisine sormadan edemedim:

-Siz Türk müsünüz?
—Kaşlarını yukarıya kaldırarak "hayır" manasına bir işaret yaptı.
—Ama ben hala merak ediyorum. "Peki* bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?"
-"Aldırma öylesine bir şey işte" dedi.

Ben yine ısrarla: "Fakat benim için bu çok önemli* çünkü bu benim milletimin bayrağı* benim bayrağım..."

Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıltı halinde sordu:

-Siz Türk müsünüz?
—Evet Türk'üm.

İhtiyar gözlerime tanıdık bir göz arıyor gibi baktı. Anlatmaya başladı:

"Yıl 1915. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben* Avustralya Anzaklarındandım. İngilizler bizi toplayıp dediler ki: 'Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya o barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerine gideceğiz. Bu savaş çok önemlidir. ' Biz de inandık sözlerine ve savaşmak isteyenler arasına katıldık. Beynimizi yıkayan İngilizler Türklere karşı topladığı askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevk ediyormuş. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler* orada birkaç ay talim gördük* sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler. Savaşın şiddetini ben ilk orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor* gökyüzünde havai fişekler geceyi gündüze çeviriyordu.

Her taarruzda bizden de Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz hepimiz Türklerdeki gayret ve cesareti gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok çok üstün olduğumuz gibi sayı bakımından da fazlaydık. Peki* onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer bu barbarlıktan değil* kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Biz karaya çıktık. Taarruz edeceğiz* bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz* bizi gene püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.

Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında buldum. Nasıl korktuğumu anlatamam. İngilizler bize Türkleri barbar* vahşi kimseler olarak tanıttı ya... Ama dikkat ettim* bana hiç de öfkeli bakmıyorlar* yaralarımı sarmışlar. İyice kendime gelince bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana.

İyi biliyorum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Şoke oldum doğrusu. Dedim ki kendi kendime:

-Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler* ama öldürmüyorlar... Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Hâlbuki beni cephenin gerisine gotürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı.

Bu duygularla

—Yazıklar olsun bana! Böyle asil insanlarla ben niye savaşıyorum* niye savaşmaya gelmişim?
Bu İngiliz milleti ne yalancıymış* ne kadar Türk düşmanıymış! diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyor ki... Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm durdum günlerce.
Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bu bayrağın esrarı bu işte.

Benim gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken o devam etti:

Talihin cilvesine bakın ki* o zaman ölmek üzere iken yaralarımı iyileştirerek* sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk...
Ne garip değil mi? Avustralya 'dan Amerika'ya gelirken bir Türk ile karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar* buna bütün kalbimle inanıyorum.

Peşinden nemli gözlerle
—Bana adınızı söyler misiniz?" dedi.
—Ömer" cevabını verdim. Merakla tekrar sordu:
—Peki* niçin Ömer ismini vermişler sana?
—Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana Ömer adını vermiş."
—Senin adın Müslüman adı mı?
—Evet* Müslüman adı deyince yüzüme baktı* doğrulmak istedi. Onun yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki:
—Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Josef Miller idi* şimdiden sonra "Anzaklı Ömer" olsun.
—Olsun dedim.
—Peki* doktor beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu ?"

Şaşırdım* nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti. Meğer o bunu hep düşünüyormuş da kimseyle konuşup soramadığı için gerçekleştirememiş..

—Tabii dedim. "Müslüman olmak çok kolay." Sonra kendisine imanın ve İslam’ın şartlarını anlattım* kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor* hem de ağlıyordu..

Mırıldandı:

—Siz Müslümanlar tespih çekersiniz* bana da bir tespih bulsan da ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah'ımı ansam olur mu? Bu sözden de anladım ki dedelerimiz savaş esnasında Hakk'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. Hasta yatağında tespih çekiyor* biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.

—Beni yalnız bırakma olur mu?

—Ne gibi Ömer amca?

—Ara sıra gel de bana İslamiyeti anlat! Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor."

O günden sonra her gün yanına gittim* bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum* hastanenin genel hoparlöründen bir anons duydum;

-Doktor Ömer* lütfen 217 numaralı odaya gelin!

Hemen yukarı çıktım.

Ömer amcanın odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi:

Sağ elinde tespih* açık duran sol kolunun pazusunda dövme Türk bayrağı* göğsünde imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum* kendisine kelime-i şahadet söylettirdim* o şekilde kucağımda teslim-i ruh etti...

Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman Türk Milletine olan sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu.


yazılar.net




26 Mayıs 2010 Çarşamba

Dur Bakalım Ne Olacak...

Boğaziçi'nin Karadeniz Boğazına yakın Anadolu yakasında, deniz kıyısı üstünde bir çayevi... O çay evinin hemen bütün müşterileri, hep o semtin insanları olduklarından ve oraya sık sık geldiklerinden birbirlerini tanırlar. Çoğu da emeklidir. Emekli olunca konuşmaları doğal olarak geçim sıkıntısı, pahalılık, sürekli zamlar vb konular üstüne oluyor.

O sabah da yine her zamanki gibi önce ev dertlerinden başlayıp ülkenin sorunlarından konuşmaya geçtiler. Hükümet enflasyonu yüzde otuzda tutacağına söz vermişti, oysa yüzde sekseni buldu. Yüzde seksen, ha? Peki ne olacak? Almanya ya, Fransa'ya, İsveç'e işçi gönderdik, yine yetmedi; ta Arabistan'lara, Avustralya’lara işçi gönderdik, yine yetmedi. Şimdi de Sovyetler Birliğine işçi gönderilecekmiş. Gitmeye istekli işçiler öyle yığılmışlar ki, sıra kapmak için birbirlerini ezmişler. Allah Allah!... Yahu, komünist Rusya ya bile işçi gönderecekler ha? Paranın komünisti, faşisti, dini imanı olur mu arkadaş, para paradır, gelsin de nereden gelirse gelsin. Ben komünistin parasını alıp cami yaptırdıktan, kuran kursu açtıktan sonra bir günahı yok ki... Üstelik sevabı bile var.

Peki bunun sonu nereye varacak birader? Allah sonumuzu hayır eylesin!

Efendim, memleketin bütün gelirleri, aldığımız dış borçların yıllık faizini ödemeye bile yetmiyormuş. Deme yahu... Amerika’dan aldığımız borçlarla, salt eski borçların faizini bile zor ödüyormuşuz. Allah Allah... Bu gidişin sonu nereye varır dostum?

Ayemef diye uluslararası bir kuruluş var ya hani... Evet, işte o uluslar arası para fonu mu ne... Uluslararası demek, ne demek?

Amerika demek... İşte bizim kendi memleketimizde nereye ne yapacağımıza, neyi nasıl yapacağımıza, neyin nasıl yapılacağına, fabrikamıza, yolumuza, her şeyimize, her şeyimize o karar verirmiş... Yok yahu... Bak bunu bilmiyordum... Peki, böyle giderse ne olur...

Her gün, her akşam hep bu konular konuşulur... Her konuşmada aynı sözlerle şaşarlar! Yok yahu!... Allah Allah!...

Çayevindeki emekliler birbirlerine hep yanıtsız kalacak aynı soruyu sorarlar:

-Peki, ne olacak böyle? Bekleyelim görelim. Bakalım, ne olacak?

-Bunun sonu nereye varır böyle? Hep merak ediyoruz. Dur bakalım, ne olacak?

O sabah yine hiç bıkıp usanmadan aynı konular konuşuldu ve çayevindeki herkes birbirine 'Dur bakalım, ne olacak?' dedi.

Gün görmüş, dönem geçirmiş, eski Tophane Askeri Sanayi Mektebi'nden yetmişe, yetmişini çok aşkın bir eski işçi emeklisi,

-Dur bakalım, ne olacak deyip duruyorsunuz da, bana bir akrabamızın başına gelenleri anımsattınız.. dedi.

Başlar ona yöneldi. Akrabasının başına geleni merakla sordular. Bu ilgiyi bekleyen işçi emeklisi de olayı şöyle anlattı.
Hani hükümetimiz darda kalıp dünya cenneti Boğaziçi'nin en güzel tepelerini, korularını, yerlerini, petrol zengini Araplara satıyordu ya... İşte o sıra bir Arap zengini çıktı ortaya, Şeyh mi Prens mi, yoksa hepsi birden mi, öyle bir şey. Adı Ebul-Fatık El-Mışki. Boğaziçi’nin seyrine doyum olmaz tepelerden birini satın almış. Oraya artık köşk mü, konak mı, saray mı, işte öyle bir şey yaptıracak. Derken bu Ebul Fatık, bir Türk kızıyla evlenme sevdasına düşmüş. Hangi Türk kızı olduğu belli değil, yeter ki Türk kızı olsun... Elbet Arap ölçülerinde güzel de olacak.

Ebul-Fatık için satın alacağı tepeyi arayıp bulan komisyoncular, bu kez de ona kız aramaya başlamışlar. Ebul-Fatık’ın aradığı kızda aradığı koşullar var: Genç olacak, kız oğlan kız eline erkek eli değmemiş olacak ve gayette saf olacak. Bu zamanda İstanbul’da böyle kız bulmak kolay mı? Ebul-Fatık da zaman da para da çok, ille de aradığını bulacak. Aracılar, ısmarlanan kızı araya dursunlar, Ebul-Fatık da bir yandan çat pat Türkçe öğreniyor ki, evleneceği kızla 'yat, kalk, uzan, dön' falan filan gibi kendisine gerekli olan bir kaç söz konuşabilsin.

Ebul-Fatık’a çok kız göstermişler. Arap hinoğluhin, öyle her kızı da beğenmiyor. Süt beyaz tenli, lahmacun bedenli, kalçaları enli bir lokum olacak. Sonunda bulunan kızlardan birini çok beğenmiş. İşte biz Ebul-Fatık'ı bu ilişkiyle tanıdık. Çünkü, Ebul-Fatık’ın ayılıp bayılarak beğendiği kız, bizim hanımın uzak bir akrabasının kızı... Kız tam da Ebul-Fatık’ın istediği gibi, on yedi yaşında, kuran kursunda yetişmiş, akça pakça, yandan çarklı kalçalar... Saflığına gelince, aptaldan bir parmak yukarıda saf... Ebul Fatık’ı da bir görseniz, korkudan dudağınız uçuklar. Kızın babasından yaşlı. İnsan kılığındaki bu çirkinlik anıtını gören biri öyle şaşmış ki, iki elini gökyüzüne kaldırıp 'Hey kurban olduğum Allah, sen nelere kadir değilsin..' diye şaşkınlığını belirtmiş. Üstelik memleketinde üç mü, beş mi - kesin sayısı saptanamadı- karısı olduğundan bu kızı hükümet nikahıyla değil, imam nikahıyla alacak. Her neyse efendim, bu Ebul-Fatık, kızla evlendi.

Saf kız, çok yoksul bir ailenin çocuğu olduğundan, evlenip de o lükse, o görkeme kavuşunca çok mutlu oldu. Kocasının adı Ebul Fatık el-Mışkı çok uzun olduğundan, kızın ailesi ana kısaca Fıtık amca diyor. Hem de Fatık Bey deyince, Arabın adı azbuçuk Türkçeleşmiş oluyor. Kızın kendinden altı yaş küçük bir oğlan kardeşi var, kızın tersine cin mi cin. O, Fatık Amca diyemediğinden Fıtık Amca demeye başladı. Fıtık Amca aşağı, Fıtık Amca yukarı...

Biz de hanımla iki kez evlerine gittik. Boğazın tepesindeki o köşk yapılana dek, Nişantaşı’nda lüks daire satın almış, daireyi de kızın üstüne yapmış. Biz Fıtık Amca’yı orada tanıdık.

Gel zaman git zaman... Bundan sonra olanları bana hanım anlattı. O da, Fıtık amcanın genç karısından duymuş. Çünkü kadın olup biteni her önüne gelene anlatıyormuş.
Fıtık Amcanın güzel ve küçük karısı sokakta hep çarşafla geziyor. Fıtık Amca çok kıskanç olduğundan, gencecik karısının kadın akrabalarıyla bile sık görüşmesini istemiyor. İyi ama, Fıtık Amcanın evde olmadığı zamanlar kızın canı sıkılıyor. Kıskanç Amca, bir yandan da karısını eve hapseden koca izlenimi vermek istemiyor çevresine. Karısına güvenen bir koca görünümünde... İşte bu yüzden, kendisinin evde bulunmayacağı iki gün karısına alışveriş için, çok uzaklara gitmemek koşuluyla, sokağa çıkabileceğini söylüyor. Genç kadın buna çok seviniyor, ama sokakta ne yapsın tek başına? Sinemaya gidip gidemeyeceğini soruyor. Fıtık Amca uzun uzun düşünüyor. Karar vermek kolay değil. Gitme dese, karısına baskı yapmış olacak. Git demeye de içi elvermiyor. Birlikte gitmeleri hiç uygun değil. Sonun da şöyle diyor:

-Avet... Müsade var... Velakin avvalden ben görecek, bilahara sen...

Fıtık Amca, o dolaylardaki sinamalarda oynanan bütün flimleri seyredip 'Hazreti Ömer’in Adaleti' adlı yerli filimi görebileceğini söylüyor. Necmiye... Genç kadının adı. Gidiyor sinemaya... Fıtık Amcanın içi pırpır... Ertesi akşam eve dönüyor. Oh, şükür Necmiye evde.

-Necmiyaa?

-Efendim.

-Ne yaptın ben yokken?

Necmiye yanayakıla anlatmaya girişiyor!

-Ah,sorma...

Nasıl sormasın, meraktan çatlıyor.

-Ne oldu Necmiya?

--Öyle bir şey geldi ki başıma, şaştım şaştım kaldım.

-Ne geldi başına?

Necmiya saf saf anlatıyor!

-Senin söylediğin sinemaya gitmek üzere çarşaflandım.

-Şok güzel.

-Çıktım sokağa

-Avet?

-Yolda giderken bir herif sokuldu yanıma?

-Bir harif?

-Evet... Ben gidiyorum, o da yanımda gidiyor. Ben gidiyorum o da gidiyor. Dur bakalım, ne olacak, diye merak ettim.

Fıtık Amca çok bozulur ama, karısına belli etmemeye çalışarak o da şaşmış görünür!

-Allah allah.. Ban da şok merak ettim. Du bakalim n'olecak?

-Ben gidiyorum, o gidiyor... Böööyle yanımda. Dibimden ayrılmıyor. Dur bakalım n'olacak diyorum içimden...

-Fasuphanellah... Du bakali n'olecak?

-Bileti alıyorum, o senin dediğin sinemaya girdim,adam da girmez mi?

Bu kez Fıtık Amca atik davranıp karısından önce sordu:

-Ve minelgaraip.. Du bakali n'olecak? Sonra?

-Sonra ben oturdum. O da yanımdaki boş koltuğa oturmaz mı?

-Hayret! Du bakali n'olecak?

-Işıklar söndü, filim başladı.

-Eeee anlat Necmiyaa?

-O herif elini bacağıma atmaz mı?

-Ne diyorsun, velacaip...

-Çarşafımın eteğinin altından elini sokmaz mı? Aaa! Şaştım kaldım...

-Ne yapacak?

--Bilmem ben de onu merak ediyorum ya... Dur bakalım, n'olacak diye bekliyorum.

-Vallahi ban da merak ettim yahu... Du bakali n'olecak, diye bekliyorum.

-Sonra o herif oramı buramı karıştırmaya başladı. Doğrusu çok merak ettim. Sen olsan
merak etmez misin?

Fıtık Amcanın gözlerinden ateşler saçılıyor ama, karısı o denli saf ki, kızsa, hiç yakışık almayacağı için o da karısına uyup soruyor!

-Nacmiya, du bakali n'olecak?

-Sonra 'Hazreti Ömer in Adaleti' bitti. Lambalar yandı. Ben kalktım, o da kalkmaz mı?

-Sonra, harif da?

-Evet.

-Velacaip ve minelgarip... Du balali n'olecak?

-Çıktım sinemadan, o da çıktı. Ben yürüyorum, o da yanımda yürüyor.

-Aman Necmiya, vallahi şok merak ettim. Du bakali n'olecak?

-Ben de merak ediyorum. Ben köşeyi saptım.

-Harif da saptı mı?

-Saptı.

-Anlat şabuk Nacmiya, şok meraklı.

-Bizim apartmanın kapısından girdim, herif de girdi. Dur bakalım, n'olecak diye merak
içindeyim.
Fıtık Amca ter içinde...

-Sonra?

-Bizim kata çıktım, herif de çıktı.

-Vay harif vay!...

-Çantamdan anahtarı çıkarıp bizim dairenin kapısını açtım, girdim içeri, o da girmez mi?

-Harif da yallah içeri?

-Evet

-Du bakali n'olecak... Aman anlat şabuk Nacmiya...

-Eve gelince yatak odasına girip elbet soyundum. O da soyunmaz mı?

-Ne diyorsun Nacmiyaa... Du bakalı n'olecak?

-Soyununca yatağa girdim. Olur şey değil, o da benimle yatağa girmez mi?

Fıtık Amca kızgın demirle dağlanmış gibi haykırır:

-Ayvaaaaah! Du bakali n'olecak?

-Ben de yatakta ne olacak diye merak ediyorum.

--Aman Nacmiyaa, vallahi meraktan şatlayacak ban... Söyle şabuk, ne oldu Nacmiya?

-Hiiç canım... Bir şey değilmiş, ben de boşu boşuna merak etmişim.

Boncuk boncuk ter döküyordu Fıtık Amca.

-Yok yahu... Peki, ne oldu Nacmiyaa? Ne yaptı?

-Aynen senin her gece yaptığını...

Beyninden vurulmuşa dönen Fıtık Amca ne yapsın şimdi? Karısı o denli saf ki, başına kötü bir şeyin geldiğinden bile haberi yok ki... Döğse olmaz. Kovsa olmaz.

Erkekliğe toz kondurmamak , yiğitliğe krem sürdürmemek için Fıtık Amca şöyle der:

-Amaaaaan Nacmiya, ban da muhim bişey zannediyordum. Du bakali n'olecak diye boşuna merak etmişim. Velakin hiç möhim değil.

Olayı anlatan yaşlı işçi emekçisi,

-İşte böyle arkadaşlar, diye sözü bağladı, bütün bu olup biteni kadın saf saf her önüne gelene anlatıyormuş. Bizim hanım da kendisinden duymuş.

Titreyen elindeki kahve fincanını masaya koyan bir memur emeklisi,

-Yahu, hiç anlayamadım, dedi, sen şimdi bu olayı ne diye anlattın? Kel mana?

İşçi emeklisi,

-Her gün burada laflayıp laflayıp da sonunda 'Dur bakalım, n'olacak?' diye merak edip soruyorsunuz ya, işte sizi meraktan kurtarmak için ne olacağını anlattım.

Çayevindekilerden bir kahkaha koptu.

İşçi emeklisi ekledi:

-Velakin hiç mühim değil.




Aziz Nesin








Paylaş

21 Mayıs 2010 Cuma

UNUT GİTSİN...





Kimbilir, kaç yalnız gecede..
Ne..umutsuzluklar yaşadım.
Ben bu şehirde...
Mekanım oldu bazen,
Sabahçı kahveleri
Üşümedim hiç, desem
Yalan olur.
Bir paltom vardı.
Düğmeleri farklı,
Ve...lacivert kazak
Ayaz gecelerin
Çıkmaz sokağında,
Ev sahibine görünmeden,
Bodrum kattaki eve girerdim.
Sessizce ve sızarak.
Kimbilir,
Ne umutsuzluklar yaşadım.
Kaç yalnız gecede seni
Düşledim.
Bir umut diyemedim.
Söyleyemedim.
Unut dedim...
Unut gitsin.
Kimbilir kaç yalnız gecede,
Bin defa haykırdım.
O seni unuttu.
Sende onu unut.
Unut'da bitsin.

Recep KESKİN- ADANA






Paylaş

..ANAM..



Doğurdun beni hacel arada kör karanlık bir gecede
On altı yaşında beni İstanbul a saldın anacım
Ama inan göbeğimi kopartığında;
Bu kadar canım yanmamıştı
Belki bu yüzden bu yüzden anacığım yüzüm gözüm kırık dolaşırım hala
Avuçlar dolusu ağladım yalnızlığımda pek belli etmeden
Ama en çok babam buzağımı kestiğinde ağlamıştım
Şimdi bunlar nerden çıktı deme bana
hep konuşmak istemişimdir yıllar yılı
Ama olmadı
Beklide kalabalık sülale olmanın bedeli
Bir sofrada kahvaltıya doyamadım anacığım bırakta konuşayım
Beklide ölesim gelmiş kim bilir bırakta ağlayayım
Buralarda insanlar araba ve elbise markalarını ezberlerler
Bense ayrılıkları
Bazıları yazlıklara gitmeye özler
Bense gübre kokulu anneme kavuşmayı özlerim
Kendimi kızılağaçlar arasında kaybediyorum zaman zaman
Başıma bastığın toprağın kokusu vuruyor anam anacığım
Anacığım bilirsin üniversiteyi Almanya da ki eniştemin parasıyla bitirdim
Düzensiz harcamalarımı da bilirsin aç kaldım zaman zaman
Ama onursuz hiçbir zaman
Hiçbir zaman da gücenmedim yedi bölgeli ülkeme
Çok küfür ettim onursuzlara vazgeçmem derdim
Düşüncelerimden dolayı çok uğraştılar benimle
Kökü toprakta karayemiş fidanı gibi direndim dimdik onurla
İki kez silahlı saldırıya uğradım ağustos ayında ise ekinler sararırken doğduğum şehirde uyandım
Beş yaşındayken âşık oldum lisedeyse öğretmenime ablamın ve senin müdahalene karşı
Velhasıl çok sevdim kadınları anacım aldattıklarımda oldu aldatıldığım da ama asla konuşmadım arkalarından
Hele sana lacivert gözlü torun veremedim ya ben yine hayırsız oğlunum senin
Kimsenin önünde eğilmedi bu asi başım
Bize ilkokulda öğretti öğretmenlerimiz Celal Bahçekapılı Nuri Gazioğlu ve Orhan Yavuz
İleriyi görmek için başımızı hep dik tutmayı onlardan öğrendik
Bu yüzden anacığım işte bu yüzden güneşin bile üzerine yürüdüm gölgemi geçmek için
İyide oldu uzakta kırılan söğüt dalını gördüm acısını da
Mısır püskülünü rüzgârda salınmasını seyrettim bahtiyarlığını da
Karşı yamaçtaki evde doğum sancısından ve de fakirlikten tahtayı ısıran kadının acısını duydum yüreğim derinlemesinden orta yerinden yarılarak
Şimdi gelelim sana beni iyi dinle koca çınarım
Kemal Dursun ve Rüştü Er iyi doktordur ilaçlarını bir defa olsun saatinde al be anacım
Öyle kolay pes etmek yok yaşamakta direneceğiz ve kahretsin ki buda bizim elimizde olan bişey anacığım
Duyduğuma göre abimin resmini ahırda inekle buzağının arasına asmışsın benim koca anacığım millet senin kara bıyıklı oğluna sevdanı bilemez gülecekler sana
Mektubumdaki üzünçlerimden babama bahsetme beni kırsada yıkamaz bu kirli şehir hem kolay okuyasın diye büyük harflerle yazdım kolayına gelipte ablama okutma cumhuriyet kadını evet anam yine kirpiklerim tuzlandı yine galiba şimdilik bu kadar
Seni ilkbaharda patlayan tohumun hışırtısı kadar masum öpüyorum ve seni kardelen çiçeğinin özlemiyle kucaklıyorum
Biliyorum bu son sözlerden bir şey anlamadın ve beni sövdürmeye başlıyorsun
O zaman al sana al sana anderin mastisi seni çok seveyirum hayırsız oğlun
Alıntı__________________







Paylaş

20 Mayıs 2010 Perşembe

MADENCİNİN KADERİ



Zonguldak'ta göcük sonucu hayatını kaybeden madencilere Allahtan rahmet diliyorum.Türkiyenin başı sağolsun.Zonguldak Kozlu'da askerlik yaptığım yıllarda'da (Yıl 1984) bu göcük altında kalarak hayatını kaybeden çok insan gördüm.Değişen hiçbirşey yok..Madencinin kaderi olsa gerek.Allah yardımcımız olsun.






Paylaş

19 Mayıs 2010 Çarşamba

Gösterdim!

                                                          
                                                                Resim; Erdal Yazıcı



Gösterdim !
Gördü anlamına gelmez…
Söyledim !
Duydu anlamına gelmez…
Duydu !
Doğru anladı anlamına gelmez…
Anladı !
Hak verdi anlamına gelmez…
Hak verdi !
İnandı anlamına gelmez…
İnandı !
Uyguladı anlamına gelmez…
Uyguladı !
Sürdürecek anlamına gelmez…
Adamın biri ilk defa gittiği küçük bir kasabada duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa;
- Buranın yabancısıyım, demiş.
Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler..
Çocuk arabanın penceresini açtıktan sonra;
Ben de buraya ilk defa geliyorum, demiş.
Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde..
Adam çocuğun yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş ister istemez.
- Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş çocuk.
Kuş cıvıltıları oradan geliyor zaten.
- İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği ne malûm?.
-Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez diye atılmış çocuk… Üstelik manolyalar da katılıyor onlara..
Hem biraz derin nefes alırsanız, fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu da duyacaksınız..
Adam gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan
sonra, teşekkür etmek için döndüğünde fark etmiş çocuğun kör olduğunu..
Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış adamın kendisini fark ettiğini..
Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken;
- Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş. Görmeyi o kadar çok özledim ki!. Sizinkiler sağlam, öyle değil mi?.
Adam çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına
doğru yönelirken;
- Artık emin değilim demiş. Emin olduğum tek şey,benden iyi gör- düğündür..

ALINTIDIR





"YAŞAMA DAİR"




yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.
yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.
yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.
diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.
diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...
bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.
bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
böylesine sevilecek bu dünya
"yaşadım" diyebilmen için...



Nazım Hikmet



Paylaş


18 Mayıs 2010 Salı

Köyümün Yağmurları




Eğer ölürsem buralarda
Eğer benim için
Ağlayan biri varsa başucumda
Eğer ölürsem buralarda
Vasiyetimdir beni götürsünler
Doğduğum topraklara

Beni köyümün yağmurlarında
Yıkasınlar yıkasınlar
Başucumda biter yediverenler
Ah aşıklar koklasınlar

Yaz henüz gelmişti ben ayrıldığımda
Kaç vakit oldu kaç ay kaç asır
Evimden ayrı
A benim ruhumun teri memleketim
Dünyayı verseler değişmem
Çayırdaki bir çiğ tanesine
Meğer gurbet dediğin
Mapuslukmuş güneşli avlularda
Yaşanırmış öylesine
Dönüşümde ne bulurum bilemem
Bildiğim, döneceğim ey verilmiş sözüm
Edilmiş yeminim
Elbet bir gün döneceğim
Yıl kaç olur, hangi mevsim bilemem
Elimde takvim yapraklarından güller
Gözümde bir çocuk
Saçlarımda kar
Bunca acıyı boşa çekmez hiç kimse
Ve bunca ölümden kolay dönülmez
Bu kadar sevmeyince





Paylaş

Dostların En Güzeline...




Ömrümün beni yok saymasını istediğim bir anımdaydım.
Gökyüzü bile bana ağlıyordu sanki… gözyaşlarım yalnız kalmasın diye mi yoksa ağladığım anlaşılmasın diye mi bilmiyordum.Tek bildiğim yağmurdan sonraki gökkuşağını anımsatan ve bana ışıl ışıl bakan gözlerinin sıcaklığıydı.
Senin sıcacık bakışların benim içimi ısıtırken benim şaşkın bakışlarım da seni şaşırtıyordu.

Kimdin sen?

Neden bakmıştın bana?

Herkes farketmezken farketse bile umursamadan geçerken sen neden durmuştun yanı başımda,neden eğilip iyi olmadığımı göre göre iyimisin diye sormuştun bana….

Sonrası...

Sonra bir yerde oturup uzun uzun konuşmalar ben konuştum sen dinledin…,ayrılırken bir sonra ki görüşme için ümit etmeler.

Anlamıştın geçirdiğim zor zamanları ,dertlerimi ,sıkıntılarımı ve bırakmak istemiyordun beni ellerimi ….ben bile vazgeçmişken kendimden sen vazgeçmiyordun benden.şimdi ardıma dönüp baktığımda anlıyorum ki meğer bitti denilen yerde başlıyormuş bir çok sey..

Bütün yollarımın sonuna geldiğimi zannettiğimde bana yeni yollar gösterdiğinde anladım.Artık hayata dair bir umudum kalmadığı bir anda bana umudun ne olduğunu ve aslında hiç bitmeyeceğini anlattığında anladım.

Ve bazı insanların bazı arkadaşlarından dostum diye bahsederken gözlerinin neden ışıl ışıl açılıp hasretle kapandığını anladım.

Şimdi bu bir teşekkür mektubu mudur anlatamadığım duygularım mıdır bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum sen de benim dostum diyeceğim ve hayatıma bu cümleyle devam edeceğim birisin.

Hiç yaşamanı istemesemde ,
Eğer bir gün bir yerde, bir yağmurda senle ağlarsa senin de yağmurdan sonra bir gökkuşağın ve sana ışıl ışıl sıcacık bakanının olması dileğiyle....


Şimdi...Bana gülen gözlerle bakan insanları özledim...öyle canımı yaktılar ki kelimere sığdıramıyorum.sen olsaydın anlardın biliyorum,kimse anlamadı biliyor musun???kimse anlamaya çalışmadı...herkes gitmiş artık bakk...bir sen kalmışsın herşeye inat herkese inat :))

unutma sen benim çocukluğumdan geriye tek kalansın...

Edebiyat Defteri
Paylaş

17 Mayıs 2010 Pazartesi

KIR ÇİÇEKLERİ


bir türlü aklımdan çıkmıyorsun sen,
feryadımı duyup dönmüyorsun sen,
ne vardı sanki böyle küsüp kaçacak
sevildiğini bilmiyorsun sen.

dön gel artık cahil civelek yarim
bir bilsen seni ben nasıl severim
takma başına kır çicekleri
çiceklerden daha çok güzelsin yarim.

hayalin karşımda görüldüğü an
içerim titriyor ürperiyorum
yokluğun ateşden sıcak yakıyor beni
sanki damla damla ölemiyorum.


Paylaş

14 Mayıs 2010 Cuma

ÖZLÜ VE ANLAMLI SÖZLER

♥ Şanssızlığa katlanabiliriz , çünkü dışarıdan gelir ve tümüyle rastlantısaldır. Oysa yaşamda bizi asıl yaralayan , yaptığımız hatalara hayıflanmaktır. Oscar Wilde

  ♥ Herkesin üç kişiliği vardır; Ortaya çıkardığı , sahip olduğu , sahip olduğunu sandığı. Alphonse Karr

  ♥ İyi dostu olanın aynaya gereksinimi yoktur. Mevlana

  ♥ Cehaletle deha arasındaki gerçek fark nedir biliyor musunuz? Dehanın sınırları var cehaletinse hiçbir sınırı yoktur. Whoopi Goldberg

  ♥ Rüyaları gerçekleştirmenin en iyi yolu uyanmaktır. S. M. Power

  ♥ Büyük adamların hataları güneş tutulmasına benzer, onları herkes görür. Cucong

  ♥ Boş zaman yoktur boşa geçen zaman vardır. Tagore

  ♥ Acınmaktansa kıskanılmak dana iyidir. Heredot

  ♥ Düşman isterseniz dostlarınızı geçmeye çalışınız. Dost isterseniz , bırakın , dostlarınız sizi geçsin. La Rochefoucauld

  ♥ Yirmi yaşındaki bir insan, dünyayı değiştirmek ister . Yetmiş yaşına gelince , yine dünyayı değiştirmek ister, ama yapamayacağını bilir. Clarence S.Darrow

  ♥ Doğruluk sonsuzluğun güneşidir. Nasıl olsa doğar. Wendell Phillips

  ♥ Büyük sıçrayışı gerçekleştirmek isteyen, birkaç adım geriye gitmek zorundadır. Bugün yarına dünle beslenerek yol alır. Bertolt Brecht

  ♥ Sık ve çok gülmek; zeki insanların saygısını ve çocukların sevgisini, şefkatini kazanmak; dürüst eleştirilerin taktirine layık olmak ve yanlış arkadaşların ihanetlerine katlanabilmek; güzelliği taktir edebilmek, başkalarındaki "en iyiyi bulabilmek"; sağlık Ralph Waldo Emerson

  ♥ Herşeyi denerim; ama yapabildiklerimi yaparım. Herman Melville

  ♥ Aşk bir kadının yaşamının tüm öyküsü, erkeğin ise yalnızca bir serüvenidir. Madama de Stael

  ♥ Aşkın gizemi, ölümün gizeminden daha büyüktür. Oscar Wilde

  ♥ Niçin hep birlikte barış ve uyum içinde yaşamayalım? Hepimiz aynı yıldızlara bakıyoruz, aynı gezegenin üzerindeki yol arkadaşlarıyız ve aynı gökyüzünün altında yaşıyoruz. Aunius Aurelius Simachus

  ♥ Aşk hakkında herşey doğru, herşey yanlıştır. Hakkında söylenecek hiçbir şeyin saçma olmadığı tek şey aşktır. Chamfort











Paylaş

12 Mayıs 2010 Çarşamba

BİR MEMLEKET İSTERİM






Memleket isterim
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun;
Kuşların çiçeklerin diyarı olsun.

Memleket isterim
Ne başta dert ne gönülde hasret olsun;
Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.

Memleket isterim
Ne zengin fakir ne sen ben farkı olsun;
Kış günü herkesin evi barkı olsun.

Memleket isterim
Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;
Olursa bir şikayet ölümden olsun.

 CAHİT SITKI TARANCI


Paylaş

10 Mayıs 2010 Pazartesi

ERDEMLİ OLMAK...





  Sevgi insanın kalbinde doğuştan yer etmiştir. Anne sevgisi bunun gelişmesine neden olur. Babamızı severiz, kardeşimizi severiz, arkadaşımızı severiz, okula gider öğretmenimizi severiz, düşüncelerimiz büyüdükçe vatanımızı severiz. Düşüncelerimiz daha da büyüdükçe üstünde yaşadığımız dünyayı severiz ve o dünyada yaşayan insanları severiz. İnsan sevgisi çok önemli bir duygudur ve insanı hayata bağlar. Sevelim, sevilelim, bırakalım kalbimiz sevgiyle dolsun.
 Dünyadaki canlıların en değerlisi insansa, insanların en değerlisi erdemli olandır. Erdemli olmanın ilk koşulu sevgiyse, ikincisi saygıdır. İnsan önce kendine saygı duymalıdır. Fikirleriyle barışık olmalıdır. Doğruluktan şaşmamalıdır. Durup dururken fikir değiştiren, bugün beyaz dediğine yarın siyah diyeni kimse alkışlamaz. Böyleleri aynaya yüzü kızarmadan bakamaz. İnsan kendine olan saygısını başkalarına saygı duyarak pekiştirir. Başkasının arkasından konuşmamalı, kimsenin kalbini kırmamalı, kötü söz söylememelidir.

 Spor yapmak günlük hayatın sıkıntısını en aza indirgemek için biçilmiş kaftandır. Hareketli olmak, yürümek, jimnastik yapmak, koşmak…vücudumuzun hücrelerine birikmiş olan kiri temizler. Kirden arınan insan daha canlı ve atak olur. Bu da insanın genç ve dinç kalmasını sağlar. Her gün jimnastik yaparsak ve bunu alışkanlık haline getirirsek geçen zamanın bizi yaşlandırmak için zorlanacağını fark ederiz.

 İnsan beyni çok önemli bir rol üstlenir. Hayat sahnesinde başrolde mi oynayacağın yoksa figüran mı kalacağın orada şekillenir. Beyin bazı şeyleri fark etmeye başladığında kendiliğinden harekete geçer. Örneğin, kafatası içinde durduğu insanın başrolde oynamasını istemektedir. Bunun için gerekli olan şey bilgidir. En iyi ve en doğru bilgi kitaptadır. Bu, insanda okuma isteği yaratır. İnsanın okuması beynin gerekli bilgilerle dolmasını sağlayacaktır. Dolum seviyesi yeterli düzeye ulaştığında, barajın elektrik üretmesi gibi, insan beyni fikir üretmeye başlayacaktır.

 Serdar Yıldırım

9 Mayıs 2010 Pazar

ANNEM





Annem;
Bugün anneler günü diyorlar.
Hediye alıyorlar.
Uğrumuza ömrünü tükettiğin,
Fedakarlığın yüce temsilcisi
Canım annem.
Sana bir günümü reva görüyorlar.
Annem;
Seni anmak için bir gün yetmez
Bir yıl yetmez,
Ömür yetmez.
Sen benim bir gün için değil,
Her anımda varsın.
Çünkü sen benim kanımsın, canımsın.
Annem;
Bugün anneler günü
Bana anneni anlat diyorlar
Nasıl anlatsam seni, nerden başlasam.
Sen bir melek oldun bilmiyorlarki..
Annem;
Köy kokulu yüzünü,
Tezek kokulu ellerini,
Mavi bakan gözlerini
Hayırlı evlat diyen dillerini,
Duayla başlayan sözlerini,
Nasıl anlatsam ki..
Annem;
Şimdi sen çok uzaklarda
Cennetin bir yerindesin.
Şu yalan dünyada çektiğimiz ,
Sıkıntıları izlemekte
Ve üzülmektesin.
Canım Annem;
Evimizin temel direği,
Sen kadri bilinmez gecelerimizin şahidi
Kabrinde rahat uyu..
Günün aydınlığı, ferahlığı
Ruhuna savrulsun.
Mekanın cennet olsun
Bize verdiğin sevgi gücüyle direnen,
Yüreğim sana ..
Armağan olsun.



RECEP KESKİN
09/05/2010-ADANA








6 Mayıs 2010 Perşembe

Türk Olmak Nasıl Bir Duygudur ?



Türk olmak;Osmanlı’nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi.
Kosova’da ve Bosna’da,Batı Trakya’da ve Makedonya’da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.
Türk olmak;
Kıbrıs’ta, Hocalı da, Anadolu’da ve Balkanlar’da soykırıma uğrayıp, yapmadığın soykırımla suçlanmaktır.
Türk olmak;faşist olmaktır, vatanına, yurduna, tarihine sahip çıktığınca.
Türk olmak;
demokrat ve çağdaş olmaktır, vatanına, yurduna, tarihine sahip çıkmadığınca.
Türk olmak;
lisanının Avrupa’da yasaklanmasıdır. kendini anlatamamaktır. Avrupa’da hor görülmektir.
Türk olmak;
ataların bir sürü asır önce Viyana’yı kuşattığı için hoş görülmemektir, sadece kuşatıp;
Napolyon gibi bütün Viyana’yı yakmadığı için.
Türk olmak;Selanik’te Pontus Anıtı’nın, Viyana’da çiğnenen yeniçeri minberinin ve Malta’da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.
Türk olmak;zordur, çetindir ve eziyetlidir. Üç kıtadan dönüp, bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. Sayısız imparatorluk kurmak, aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da…
Türk olmak;
Arabaya koşulan ilk atın vatanında, ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, yazının bulunduğu, paranın icat edildiği her metrekaresinden bereket fışkıran bu yurtta
kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.
Türk olmak;
Troya’dan bu yana, Sümer’den bu yana serpilerek gelse de, tarihten eski bu topraklarda, bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, bir haftalık hafıza ile yaşamaktır. Doğu Roma’yı da Batı Roma’yı da yıkıp, yeni Roma olan AB’ye girmeye çalışmaktır.
Türk olmak;
Mostar da köprüdür, Kerkük’te kaledir, İstanbul’da Kızkulesi’dir, Anadolu’da buğdaydır, Çukurova’da pamuktur, Ege’de tütün, Karadeniz’de fındık, Trakya’da ayçiçeğidir.
Türk olmak;
Çanakkale’de ölmektir. Çanakkale’de ölmeden önce düşmana su vermektir, onun yaralısını sırtında kendi hastanenesine taşımaktır. Düşmanın ardından rahmet okumak,
kanlından helallik almaktır. Sabahları odana rahmet dolsun diye, camı açmaktır. Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir. Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır. Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.
Türk olmak;
harap bir ülkede, zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, yedi düvele meydan okumaktır.
Türk olmak ;
askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, belki de dönmeyeceğini bilerek. annenin ardından “bir oğlum daha olsun, onu da göndereceğim” demesidir. Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken “vatan sağ olsun” demesidir.
Türk olmak;
“Türk çayında radyasyon olmaz” yalanları ile, “gusül abdesti alana AIDS bulaşmaz” dolanları ile yaşamaktır. Her hükümetin enkaz devraldığı, enkazı katlayarak bıraktığı ülkede olmaktır.
Türk olmak;
ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. Aynı nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. Göz hakkına, diş kirasına saygıdır Evindeki bir kap aşın yarısını tanrı misafirine vermektir. Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır.
Türk olmak;
milli maçta ağlamaktır. Ayhan Işık’a, Belgin Doruk’a aşık olmaktır. aşkını ölesiye sevmektir. Aşkı için ölmektir, Sevdiceğinin elini bir tez tutamadan, toprağa girmektir.
En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir.
Türk olmak;
Yunus’u bilmektir,
Aşık Veysel’i sevmektir. Mevlana’yı, Hacı Bektaş-ı Veli’yi ve Hoca Yesevî yi <<tek bir satırını okumasa da >>yüreğinde taşımaktır.
Türk olmak;
saz çaldığında, ney üflendiğinde, kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, bir de Yemen Türküsü’nde… Hayatın sana verdiklerine “nasip”, vermediklerine “kısmet” demektir. Her işin “hayırlısına” inanmaktır ve ağlamamak için çok gülmekten çekinmektir.
Türk olmak;
Asya’da batılı, Avrupa’da doğulu diye tepki görmektir. Irk sözünü bilmeden yaşamak,
<< yaratılanı Yaratandan >> ötürü sevmektir. Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, yeri geldiğinde silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.
Türk olmak;
mahalle maçı için aynı saatte, on kişi buluşamazken, milyon kişinin bir araya gelmesidir. Tavla oynarken bile kavga ederken, milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.
Türk olmak;
buhran zamanında Arjantin’de mağazalar yağmalanırken, daha ağır buhranda sorumlusuna en ağır cezayı tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.
Türk olmak;
en zayıf gününde bile dünyaya meydan okumak, en dertli gününde bile her üzüntünün bir şafakta biteceğini bilerek tevekkül göstermektir. Zor iştir Türk olmak.
Türk olmak;
Anadolu’da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, her çıkan başak için şükretmektir.
Türk olmak;
medeniyetler mezarlığı Anadolu’da dik durabilmektir, dünyaya meydan
okuyabilmektir
Üçer beşer yetmez, alayınız gelsin hazırım demektir.

Türk olmak !

alıntı...



Paylaş

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Hıdrellez Hakkında ...




Hıdrellez, bütün Türk dünyasında bilinen mevsimlik bayramlardan biridir. Ruz-ı Hızır (Hızır günü) olarak adlandırılan hıdrellez günü, Hızır ve İlyas Peygamber’in yeryüzünde buluştukları gün olması nedeniyle kutlanmaktadır. Hızır ve İlyas sözcükleri birleşerek halk ağzında hıdrellez şeklini almıştır. Hıdrellez günü, Gregoryen takvimine göre
Tüm Türk soylu halkları kapsadığı düşünülen kavram. Bazı araştırmacılar Orta Asya için bu kavramı kullanır. Türkistan kavramı ile eş anlamlı kullanıldığı da olur. Bazı kaynaklarda ise Orta Asya'ya ek olarak kafkasya ve Rusya Federasyonu içinde bazı Türki bölgeler de katılır.
...Tümünü okumak için linke tıklayınız.
6 Mayıs eskiden kullanılan Rumi takvim olarak da bilinen Julyen takvimine göre
6 Mayıs Gregorian Takvimine göre yılın 126. günüdür. Sonraki sene için 239 (Artık yıllarda 240) gün var.
...Tümünü okumak için linke tıklayınız.
23 Nisan günü olmaktadır.

Halk arasında kullanılan
23 Nisan Gregorian Takvimine göre yılın 113. günüdür. Sonraki sene için 252 gün var (Artık yıllarda 253)
...Tümünü okumak için linke tıklayınız.
takvime göre eskiden yıl ikiye ayrılmaktadır: 6 Mayıs’tan 8 Kasım’a kadar olan süre Hızır Günleri adıyla yaz mevsimini, 8 Kasım’dan 6 Mayıs’a kadar olan süre ise Kasım Günleri adıyla kış mevsimini oluşturmaktadır. Bu yüzden 6 Mayıs Günü kış mevsiminin bitip sıcak yaz günlerinin başladığı anlamına gelir ki, bu da kutlanıp bayram yapılacak bir olaydır.

Hızır ve Hıdrellezin kökeni hakkında çeşitli fikirler ortaya atılmıştır. Bunlardan bazıları Hıdrellezin Mezopotamya ile Anadolu kültürlerine ait olduğu; bazıları ise İslamiyet öncesi Orta Asya Türk kültür ve inançlarına ait olduğu yolundadır. Oysaki Hıdrellez Bayramı’nı ve Hızır inancını tek bir kültüre mal etmek olanaksızdır. İlk çağlardan itibaren Mezopotamya, Anadolu, İran, Yunanistan ve hatta bütün Doğu Akdeniz ülkelerinde bahar ya da yazın gelişiyle ilgili bazı tanrılar adına çeşitli tören ve ayinlerin düzenlendiği görülmektedir.

Hızır, yaygın bir inanca göre, hayat suyu (ab-ı hayat) içerek ölmezliğe ulaşmış; zaman zaman özellikle baharda insanlar arasında dolaşarak zor durumda olanlara yardım eden, bolluk-bereket ve sağlık dağıtan, Allah katında ermiş bir ulu ya da peygamberdir. Hızır’ın hüviyeti, yaşadığı yer ve zaman belli değildir. Hızır, baharın, baharla vücut bulan taze hayatın sembolüdür. Hızır inancının yaygın olduğu ülkemizde Hızır’a atfedilen özellikler şunlardır:

1. Hızır, zor durumda kalanların yardımına koşarak insanların dileklerini yerine getirir.

2. Kalbi temiz, iyiliksever insanlara daima yardım eder.

3. Uğradığı yerlere bolluk, bereket, zenginlik sunar.

4. Dertlilere derman, hastalara şifa verir.

5. Bitkilerin yeşermesini, hayvanların üremesini, insanların kuvvetlenmesini sağlar.

6. İnsanların şanslarının açılmasına yardım eder.

7. Uğur ve kısmet sembolüdür.

8. Mucize ve keramet sahibidir.

Hızır, bu nitelikleriyle mitoloji dünyasının kendilerine üstün yetenekler atfedilen tanrılarını hatırlatmaktadır.

Ülkemizde Hıdrellez Bayramı 6 Mayıs tarihinde kutlanır. Bugün Hıristiyanlarca da baharın ve doğanın uyanmasının ilk günü olarak kabul edilir; bu günü Ortodokslar Aya Yorgi, Katolikler St.Georges Günü olarak kutlamaktadırlar.

Mevsimlik bayramlarımızdan biri olan Hıdrellez, ülkemizde etkin bir biçimde kutlanmaktadır. Büyük şehirlerde daha az olmak üzere, kasaba ve köylerde hıdrellez için önceden hazırlıklar yapılır. Bu hazırlıklar, evin temizliği, üst-baş temizliği, yiyecek-içeceklerle ilgili hazırlıklardır. Hıdrellez gününden önce evler baştan başa temizlenir. Çünkü temiz olmayan evlere Hızır’ın uğramayacağı düşünülür. Hıdrellez günü giyilmek üzere yeni elbiseler, ayakkabılar alınır.

Anadolu’nun bazı yerlerinde Hıdrellez Günü yapılan duaların ve isteklerin kabul olması için sadaka verme, oruç tutma ve kurban kesme adeti vardır. Kurban ve adaklar “Hızır hakkı” için olmalıdır. Zira tüm bu hazırlıklar Hızır’a rastlamak amacına yöneliktir.

Hıdrellez kutlamaları daima yeşillik, ağaçlık alanlarda, su kenarlarında, bir türbe ya da yatırın yanında yapılmaktadır. Hıdrellezde baharın taze bitkilerini ve taze kuzu eti ya da kuzu ciğeri yeme adeti vardır. Baharın ilk kuzusu yenildiği zaman sağlık ve şifa bulunacağına inanılır. Bugünde kırlardan çiçek veya ot toplayıp onları kaynattıktan sonra suyu içilirse bütün hastalıklara iyi geleceğine, bu su ile kırk gün yıkanılırsa gençleşip güzelleşileceğine inanılır.

Hıdrellez gecesi Hızır’ın uğradığı yerlere ve dokunduğu şeylere feyiz ve bereket vereceği inancıyla çeşitli uygulamalar yapılır. Yiyecek kaplarının, ambarların ve para keselerinin ağızları açık bırakılır. Ev, bağ-bahçe, araba isteyen kimseler, Hıdrellez gecesi herhangi bir yere istediklerinin küçük bir modelini yaparlarsa Hızır’ın kendilerine yardım edeceğine inanırlar.

Hıdrellezde baht açma törenleri de oldukça yaygın olarak uygulanan geleneklerimizdendir. Bu törene İstanbul ve çevresinde “baht açma”, Denizli ve çevresinde “bahtiyar”, Yörük ve Türkmenlerde “mantıfar”, Balıkesir ve çevresinde “dağara yüzük atma”, Edirne ve çevresinde “niyet çıkarma”, Erzurum’da “mani çekme” adı verilir. Törenler baharda doğanın ve tüm canlıların uyanmasıyla eş anlamlı olarak insanların da talihlerinin açılacağı inancıyla, şanslarını denemek için yapılır. Hıdrellezden bir gece önce bahtını denemek ve kısmetlerinin açılmasını sağlamak isteyen genç kızlar yeşillik bir yerde veya bir su kenarında toplanırlar. İçinde su bulunan bir çömleğe kendilerine ait yüzük, küpe, bilezik gibi şeyler koyarak ağzını tülbentle bağladıktan sonra bir gül ağacının dibine bırakırlar. Sabah erkenden çömleğin yanına giderek sütlü kahve içip ağızlarının tadının bozulmaması için dua ederler. Ardından niyet çömleğinin açılmasına geçilir. Çömlekten içindekiler çıkarılırken bir yandan da maniler söylenir. Buna göre eşyanın sahibi hakkında yorumlar yapılır. Hıdrelleze özgü bu uygulama temelde bu şekilde yapılmakla birlikte, yörelere göre bazı farklılıklar da gösterebilmektedir. Son zamanlarda ise bu tören yalnızca evde kalmış kızların kısmetini açmak amacıyla yapılmaktadır.

Sonuç olarak, Anadolu’da hala görkemli törenlerle kutlanan Hıdrellez Bayramı insanlık tarihinde çok eski zamanlardan beri kutlanmaktadır. Farklı zamanlarda, farklı isimler altında kutlansa da Hıdrellez motiflerine pek çok yerde rastlamak mümkün olmaktadır. Baharın gelişi ve doğanın canlanması insanlar tarafından bayramlarla kutlanması gereken bir durum olarak algılanmıştır. Böylece bir bahar bayramı olan Hıdrellez evrensel bir nitelik kazanmıştır.



Paylaş

4 Mayıs 2010 Salı

HAZIR CEVAPLAR...

HZ. ADEMİN MİRASI Fatih Sultan Mehmet, adamları ile gezerken, yanına sokulan dilenciye bir altın vermiş. Dilenci parayı alınca:
-Aman Sultanım, demiş. Koskoca bir padişah, kardeşine bu kadar para verir mi?
Fatih Sultan Mehmet, nereden kardeş olduğunu sorunca, dilenci:
-İkimiz de Hazreti Ademin çocukları değil miyiz? demiş. Elbette kardeşiz.
Sultan Fatih:
-Bu keşfini sakın başkasına söyleme, diye gülümsemiş. Diğer kardeşlerimiz de pay isterse, sana zırnık bile düşmez.
GÖNLÜMÜ FETHETTİĞİ İÇİN
Fatihe sorarlar:
-İstanbulu niçin fethettin?
Cevap verir:
-Önce o benim gönlümü fethettiği için!
SOKRAT VE BİLEYTAŞI
Talebelerden biri Sokrata sormuş:
-Herkese güzel konuşma dersleri verdiğin ve onlara hitabet sanatını öğrettiğin halde, niçin sen de çıkıp bir konuşma yapmıyorsun?
-Evlat, demiş Sokrat. Bileytaşı keskin değildir amma, en sert demiri bile keskin eder...

ANLADIĞININ İSPATI
Tanıdıklardan biri, yazdığı romanın müsveddelerini Neyzen Tevfike göstererek fikrini sorar:
Neyzen beğenmediğini ifade edince, adam:
-İyi ama, der. Siz hiç roman yazmadınız ki!
Neyzen Tevfik şu cevabı verir:
-Ben yumurtanın tazesini bayatını iyi anlarım. Ama bu güne kadar hiç yumurtlamadım.

BİRBİRİNE BAĞLI
Hâkim, kaza yaparak birkaç kişinin ölümüne yol açan bir şoförün ehliyetini iptal edince, şoför:
-Aman hakim bey, diye sızlanmış. Benim yaşayabilmem, şoförlük yapmama bağlı.
Hâkim cevap vermiş:
-Başkalarının yaşaması da sizin şoförlük yapmamanıza bağlı.



Edebiyat Öğretmeni

Paylaş

1 Mayıs 2010 Cumartesi

NİLÜFER



                                                                 ( Bu resim Tatarlı 'da çekilmiştir)



Ben oraya koymuştum, almışlar,

Arasına sıkışık saatlerin.

Çıkarır bakardım kimseler yokken;

Beni bana gösterecek aynamdı, almışlar.



Kışken ilkyaz, sularımda açardı;

Buzlu dağlar gerisine kaçıracak ne vardı?

Eski defterlerde sararırmış yaprak.

Beni bana gösterecek anlamdı, almışlar.



Bir ışıktı yanardı gecelerde;

Akşam, çiçekler uykuya yattı,

Sardı karşı kıyıları karanlık-

Beni bana gösterecek lambamdı, almışlar.


BEHÇET NECATİGİL






Paylaş