29 Mayıs 2012 Salı

ADAMLAR


Adamlar; yolağzında çömelekalmış,
Alınları, elleri çizgi çizgi;
Zincirlenmiş gibi düşüncelerden
Kaygılar içinde yüzleri.

Yüreklerindeki ateşten habersiz,
Gözlerinde toprak özlemi,
Yıllar yılı çağlamış
Başı boş sularca elleri.

Adamlardan güneşi içinde bulan,
Dumandan sıyrılmış dağ gibi;
"Bize uyuşukluk yakışmaz" diye
Doğrulup gürleyiverdi.

"Yaşamak için geldik dünyaya,
Yaratabiliriz iyiyi, güzeli."
Günlük güneşlik kesildi yol
Kararlı gözleri.

Oğuz TANSEL


20 Mayıs 2012 Pazar

ESKİ ŞARKILAR...


                                                        Saadettin Keskin
                                             Susakizm Öğretisinin Kurucusu



pişmanlıklarla lekelenmiş bir geçmişin 

susarken kekre 
konuşsa kekeme efganıdır 
eski radyolarda o eski şarkılar 

eski radyolarda o eski şarkılar 
kırkı dolmayacak hüzünler için çalardı 
gözlerde yansımadan solan baharlar 
seslerde dile gelmeden susan aşklar 
nice ayak izini silmiş 
      o sahiller 
sevinç yüklü seslere hasret 
beklerdi coşkuyla soylu konuklarını 

bir söz 
bir bakış 
bir gülüştü 
      aşkın bengisuyunu çağlatan 
akasyalar dökülürdü yollara 
serin fesleğen kokardı sevdalar 
kimse gitmezdi ama 
ayrılıklardı bir aşkı başlatan 

uzaklıklar kâr etmez 
bir solukta aşılırdı dağlar 
günün başladığı yerden gülümserdi sevgili 
dillerde hüzünlü sevda türküleri 
bir kuş olur 
karışırdı dost sohbetlere gülüşler 

eski radyolarda o eski şarkılar 


Berdar Doğan





Mesnevi'den bir hikaye;



Mesnevi'den bir hikaye;


Bir gün, bir bilge, kendi türleriyle uçmayı reddeden iki ayrı cins kuşa rastlar yol kenarında. Hayli merak eder bu iki farklı yaratığın nasıl olup da kendi aileleriyle, ait oldukları yerlerde yaşamak istemediklerini, nasıl olup da bir 'yabancı'yı kendi kardeşlerine yeğlediklerini. Biri karga, biri leylek... O kadar farklıdır ki kuşlar, ihtimal veremez birbirlerini sevdiklerine, kardeşleriyle değil de birbirleriyle uçmayı yeğlediklerine. Öyle ya, karga dediğin kargalarla uçmalıdır, leylek dediğinse leyleklerle. Yaklaşır ve merakla inceler kuşları. Ta ki her ikisinin de topal olduğunu keşfedinceye kadar. O zaman anlar ki, birlikte kaçar, birlikte uçar, birlikte yaşarlar beklenenlerin yanında tutunamayanlar. O zaman anlar ki, sahip oldukları değil, sahip olmadıklarıdır kimilerini birbirlerine yakın kılan. Topal kuşlar birbirlerinin 'arıza'larını bilir ve sömürmek ya da örtmek yerine kabullenirler öylesine. En sahici dostluklar ortak varlıklar üzerine değil, ortak yoksunluklar üzerine kurulanlardır. Aynı şekilde zengin, aynı şekilde mesut olanların ortak paydaları sabun köpüğü gibidir uçar, söner. Ortak acı, ortak hüzün, ortak pürüzdür esas yakınlaştıran, yaklaştıran...



16 Mayıs 2012 Çarşamba

AĞIR AĞIR ÖLÜR...







Ağır ağır ölür; 
alışkanlıklarının kölesi olanlar, 
her gün aynı yoldan yürüyenler, 
yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, 
Ağır ağır ölür; 
giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler,

dostlarıyla selamlaşmayanlar.....
Ağır ağır ölür;
işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, 
okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar,
Ağır ağır ölür ;
hayatında bir kere bile sevmeyenler
Pablo Neruda



12 Mayıs 2012 Cumartesi

EŞEKLE GELEN AYDINLIK...YIL 1943



Yıl 1943.
Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok.

Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: 

“Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
– Alıyorum.
– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten…

23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir. 

O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir. 

Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.

O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası da olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. 

İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İare Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar. 

Kütüphaneye de bir yazı asar: 

“Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.” 

Köydeki çocuklar şaşırır. 
Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var. 

Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir. 

Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. 

Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. 

Zenith ve Singer’e mektup yazar:

“Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.

Girişimcilik ne biliyor musun?

Bulunduğun yere yenilik katmalısın. 

Mutlaka adım atmalısın. 

Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş. İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.

Bakın Nevşehir’den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.


OKUMAK VE OKUTMAK ADINA GÜZEL BİR ŞEYLER OLUYORSA 
NE MUTLU BİZE...


7 Mayıs 2012 Pazartesi

BU ŞEHRİ TERK EDİYORUM...



Artık ,
Bu şehri terk ediyorum.
Sessiz zamanların,
Yalnızlığına yol alıyor
Yüreğim...
Sen ; merak etme sevgili,
Terk ediliş var, hüzün var,
Tükeniş yok bu sevda'da
Diyarlarda olacağım.
Bir yol kenarında,
Belki bir kaya gölgesinde,
Belki'de köhne bir meyhanenin
Tahta masasında sızmışım'dır.
Kim bilir..!.
Adres belli,
Tahmin 'de edersin hani
Ama;
Şehri terk ediyorum
Çünkü; çaresizliğim büyük,
Ve insafsız...
Acılarım, bir sevda yükü kadar ağır,
Dayanmak, acıları saklamak
Nereye kadar...
Susmak bazen evladır.
Özlemek ayrı bir hüner,
Sen merak etme sevgili,
Gönül sonsuza dek seni sever,
Seni özler.


Recep Keskin - ADANA
07/05/201     
                                                       

4 Mayıs 2012 Cuma

BAHARIN İLK SABAHLARI


                                                 
Tüyden hafif olurum böyle sabahlar; 
Karşı damda bir güneş parçası, 

İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;

Bağıra çağıra düşerim yollara;
Döner döner durur başım havalarda.

Sanırım ki günler hep güzel gidecek;
Her sabah böyle bahar;
Ne is güç gelir aklıma, ne yoksulluğum.
Derim ki: 'Sıkıntılar durdursun!'
Şairliğimle yetinir,
Avunurum.

Orhan Veli Kanık.