27 Nisan 2012 Cuma

Yokluğun Buz Gibi Soğuk

                                                        rekeskin@gmail.com                          
                                               
Uzaklardan bir ses olmanı isterdim, bir selam, bir nefes… “Üşüme” diye seslenmeni isterdim… Bir el olmanı isterdim, bir kol… “Özledim” deyip sarılmanı… En karanlık yerinde düşlerimin çıkıp gelmeni isterdim. Kınalı bir bahar gibi, umut ışığı olmanı isterdim hayatıma… Gelseydin ve yaslasaydım başımı omuzuna, ağlasaydım doya doya … Geçerdi üşümesi yüreğimin, geçerdi üşümesi içimin, kirpiklerimde yağmurlar dumanlanmazdı biliyorum…

Seninle suları yeşil bir ırmağın kıyısında buluşmak, saçlarının kokusundan öpmek, içime çekmek ve serin soluğundan içmek, sana sarılmak, kucaklamak, uçmak isterdim…

Ama nafile, aramızdaki bütün yollar kapalı… Bütün dallar kesik… Yokluğun buz gibi soğuk…
Üşüyorum…
Yüreğim de donmuş sanki. Gözlerimde…
Ateşler içinde bedenim…
Öyle bir üşüme ki, hiç bir şey ısıtmıyor artık. Bütün uzuvlarım uyuşmuş. Ezip geçiyor ruhumu acılar…

Yoksun işte…!
Bilirim, sevmek ve özlemek bir ateşe dokunmaktır; yakmaktır yüreğini yangınlarda.
Ama ben üşüyorum.
Yokluğun buz gibi soğuk.
Yakacak bir şeyimde yok…
Ağlıyorum, buza dönüşüyor gözyaşlarım… Ağlıyorum, akıp gidiyor gözyaşlarım çağlayanlara… Bakakalıyorum ardından çaresiz…

Ah! bir el olsan dokunsan alnıma, okşasan saçlarımı bir anne şefkatiyle.. Geçerdi ağrısı başımın, geçerdi biliyorum…
Bir gül olsaydın bahçemde, koklasaydım nefes nefes, çekseydim içime derin derin…
Bir göz olup baksaydın gözlerime, çekip alsaydın içindeki hüznü…
Ah! bir bilsen nasıl sevinirdi yüreğim, nasıl sevinirdi dudağımdaki gelincik, kapımdaki akasya…

Susuyorum artık derin derin…
Ve sessizce soluyorum bir hazan yaprağı gibi…
Oysa ne kadar çok hasretim konuşmaya, anlatmaya, anlaşılmaya…
Oysa ne çok istiyorum, tüm bedenimden söküp almanı yalnızlığımı, hicranımı bir tılsımla…
Yüreğim kanrevan, dikenler acımasız, ayaklarım kırık koşamıyorum artık doruklara, menzil uzak…

Gel…!
Yüreğim ol seher gülüm, her ölümümde bana yeniden hayat ver.
Elim ol, ayağım ol, canım ol…
Gecem - gündüzüm ol…
Ağlayan gözlerim ol, her damlada yeniden doğur beni, yeniden doğur umudumu. Her öldüğümde yeniden yarat ki, seni ne kadar özlediğimi anlatayım yeryüzündeki bütün canlı cansız varlıklara, ne kadar çok sevdiğimi …

Önce sen gel sevgilim… solmadan resimler, şiirler sislenmeden… İslenmeden geceler …
Sonra varsın ölüm gelsin…

alıntı

25 Nisan 2012 Çarşamba

İNCİTME GÖNÜL



Çiçeklerle hoş geçin, balı incitme gönül..
Bir küçük meyve için, dalı incitme gönül..

Başın olsada yüksek, gözün enginde gerek,
Kibirle yürüyerek,yolu incitme gönül…

Mevla verince azma, geri alınca kızma,
Tüten ocağı bozma, külü incitme gönül..

Dokunur gayretine, karışma hikmetine
Sahibi hürmetine, kulu incitme gönül..

Sevmekten geri kalma, yapan ol,yıkan olma
Sevene diken olma, gülü incitme gönül..

Konuşmak bize mahsus,olsada bir güzel süs,
Ya hayır de, ya da sus, dili incitme gönül.

                                             
Yunus EMRE

21 Nisan 2012 Cumartesi

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM...

                                                             

Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.

Ard- arda kaç zemheri,

Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya...
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana...

Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza,
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.

Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamlardan,
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni...
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...


**Ahmed Arif















14 Nisan 2012 Cumartesi

ŞÖYLE OTURUP KONUŞAMADIK SENİNLE...




                                                                  rekeskin@gmail.com
                                 




şöyle oturup konuşamadık seninle
şöyle karşılıklı
şöyle baş başa

bir türlü anlatamadım yüreğimdekileri
şöyle açık açık
şöyle bağırarak
şöyle sevdalıca

kadeh de tokuşturamadık seninle
göremedik şişelerin dibini,
haliyle sevdiğimizi
oturup da erkek gibi oynatamadık zarları kahve köşelerinde
hesabına değil koçum,
ortaya yürek koymacasına

özlediklerimizin ismini hep sakladık
hep yok saydık aslında var olanları
seviyorum diyenlere inanmadık
beceremedik sevmeyi belki de
hem inanmadık
hem beceremedik
ama hep aradık,
koynumuza alacak bir yar var mı diye

bazı günler kaybolduk çocukluğumuzun o dar
ve misket kokan sokaklarında
birbirine yakın taşlı kalelere gol attık,
cam kırdık,
kalp kırdık,
uslanmadık..
uslanmadık ayrılıklarda bile
cebimize dönüşü olmayan biletler sıkıştırdılar
itiraz edecek kadar reşit değildik o zaman sevişmelerde
büyüdüğümüzü bile,
çok sonraları farkettik
çok sonraları anladık yalnızlığın miras kaldığını
yalnızlık zenginlik değilmiş koçum,
kandırıldık..

sonra duvarlara astık,
güler yüzlü fotoğraflarımızı
mutlu olduğumuz günler içimizi acıtsın,
isyanlarımızı çoğaltsın diye
belki de mazoşist ülkesinin yaşayan vatandaşlarıydık
acıyla emzirildik diye,
acıya doyamadık..
şimdi salaş bar köşelerinde arıyorum kaybettiklerimi
şişelerin dibini görebildiğim her masada,
şarkılar söylüyorum
bir üstat türkülerle yıkıyor beni
bir başkası kulaklarıma hüzzam kusuyor ayılmam için
garson yan masadan diyerek, 
yazdığım şiirleri getiriyor önüme
kabaran hesabımı,
tanıdığım ve sevdiğim adamlar ödüyor
eve nasıl geldiğimi,
bir ben
bir de Allah biliyor

anlayacağın
şöyle oturup konuşamadık seninle
şöyle karşılıklı
şöyle baş başa

bir türlü anlatamadım yüreğimdekileri
şöyle açık açık
şöyle bağırarak
şöyle sevdalıca..



Pelin ONAY




9 Nisan 2012 Pazartesi

HAYAT DUR BEKLE BENİ...


                                              rekeskin@gmail.com






Hayat…’
Dur bekle beni
Dizlerimde derman kalmadı ardından koşacak!

‘Aşk…’
Her geçen gün öldürme yüreğimi;
Bi can daha kalmadı verecek!

‘Mutluluk…’
Kaçma benden her defasında
Bu sefer değerini bileceğim senin!

‘Acı…’
Uzak dur benden
Hiç sevemedim ben seni!

‘Hüzün…’
Esir etme artık beni
Ben zamanıyla çok büyüttüm seni…

Vee…”Sen…”
Daha fazla yorma beni…!
Ben fazlasıyla ödedim
Senin uğruna kaybettiklerimin bedelini…!


[ Özdemir ASAF ]
 



Paylaş

HİKAYE...


                                              rekeskin@gmail.com






Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!

Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz!

Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!

Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı.
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!

Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgârları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!

Cahit KULEBİ
 


Paylaş

Dört Kelebeğin Öyküsü...


                                                     rekeskin@gmail.com


Dört kelebek ateşin gerçek sırrına ulaşmaya karar verirler..

İlk kelebek uzağından geçip gelir ve şöyle der:

’’Ateş aydınlatan bir şeydir
Bu da gerçeği anlatmak için eksik.’’

İkinci kelebek ateşe iyice yaklaşıp döner ve şöyle der:

’’Ateş ısıtan bir şeydir;
Bu da gerçeği anlatmak için eksik.’’

Üçüncü kelebek ateşe iyice yaklaşır,alevler kanatlarına değer geçer ve döndüğünde,

’’İşte ateşin gerçek bilgisi der, ateş yakıcı bir şeydir’’

Dördüncü kelebek bununla yetinmez.Ateşin çevresinde dolanır,döner,kavrulur ve birden bire ateşin içine dalarak bir an parladıktan sonra,alevlerin içinde görünmez olur...

Ateşin gerçek bilgisini anlayan tek kelebektir o ... Ancak bunu artık diğerlerine anlatacak durumda değildir..

Anlatmasına da gerek yoktur...

Hiç kimse ateşin ne olduğunu başkasının anlatmasından öğrenemez.Ateşe ancak dokunarak öğrenilir,onun ne olduğu...

Hepimiz bu öyküdeki dördüncü kelebek olmayı düşlüyor ama ömrümüzü diğer üç kelebek gibi tamamlıyoruz..


Alıntı






Paylaş