16 Mayıs 2012 Çarşamba

AĞIR AĞIR ÖLÜR...






Ağır ağır ölür;
 
alışkanlıklarının kölesi olanlar, 
her gün aynı yoldan yürüyenler, 
yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, 
Ağır ağır ölür; 
giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler,
dostlarıyla selamlaşmayanlar.....
Ağır ağır ölür;
işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, 
okumayanlar, müzik dinlemeyenler, gönlünde incelik barındırmayanlar,
Ağır ağır ölür ;
hayatında bir kere bile sevmeyenler
Pablo Neruda
 



12 Mayıs 2012 Cumartesi

EŞEKLE GELEN AYDINLIK...YIL 1943



Yıl 1943.
Genç Mustafa’nın tayini kütüphaneci olarak Ürgüp Tahsin Ağa Kütüphanesi’ne çıkar. Devlet memurluğu o dönemde süper bir şey, çünkü özel sektör falan yok. Bizimki kütüphanede heyecanla okurları bekler; bir gün olur, beş gün olur, gelen giden yok.

Etraftakilerle konuşur, herkese anlatır: 

“Bakın kütüphane bomboş duruyor, gelin kitap okuyun.” Gelen giden olmaz. Amirlerine durumu bildirir.

– Kardeşim otur oturduğun yerde, maaşını düzenli alıyon mu, almıyon mu?
– Alıyorum.
– Eee, o zaman ne karıştırıyon ortalığı, gelen giden olsa maaşın mı artacak? Başına daha fazla bela alacan, o kütüphaneye yıllardır kimse gelmez zaten…

23 yaşındaki genç memur “Ne yapayım, ne yapayım?” diye düşünür durur. Sonunda aklına bir fikir gelir, eşine söyler. Eşi önce “Deli misin bey?” der, ama kocasının bir şeyler üretme, işe yarama çabasını yakından görünce fikri kabullenir. 

O dönem devletteki amirlerinin çıkardığı tüm engellerin tek tek, binbir güçlükle üstesinden gelir. 

Çünkü o zaman da şimdiki gibi, “Aman bir şey yapmayalım da başımıza bir iş gelmesin. Çalışsan da aynı maaş, çalışmasan da“ zihniyeti aynen var.

O bıyıklı, kravatlı, asık yüzlü, sigara kokan, arkalarındaki Atatürk resminden utanmayan, ama ülkesine gram faydası da olmayan bürokratları zorlukla ikna eder ve bir eşek alır. 

İki tane de sandık yaptırır. İki sandığa, kalınlığına göre 180-200 kitap sığar. Sandıkların üstüne “Kitap İare Sandığı” yazar. Kitapları eşeğe yükler ve köy köy gezmeye başlar. 

Kütüphaneye de bir yazı asar: 

“Sadece Pazartesi ve Cuma günleri açıyoruz.” 

Köydeki çocuklar şaşırır. 
Eşeğe bir sürü kitap yüklemiş bir amca, o gariban çocukların küçücük ellerine kitapları verir. Düşünün, Noel Baba gibi. Noel Baba yalan, Mustafa Amca ise gerçek. Geyikler yerine eşeği var. 

Eşek de daha gerçek, Mustafa Amca da.

“Çocuklar bunları okuyun, aranızda da değişin. On beş gün sonra aynı gün gelip alacağım. Aman yıpratmayın, diğer köylerdeki arkadaşlarınız da okuyacak” der.

Mustafa artık Ürgüp’teki kütüphanede bir iki gün durmakta, diğer günler eşeği Yüksel’le köy köy gezmektedir. 

Köylerdeki çocuklar Eşekli Kütüphaneciyi her seferinde alkışlarla karşılarlar. Kalpleri küt küt atar heyecandan, sevinç içinde yeni kitapları beklerler. Mustafa Amca‘nın ünü etrafa yayılır. Diğer devlet memurları makam odalarında sıcak sıcak oturup iş yapmazken, Mustafa’nın eşeği Yüksel yediği otu hepsinden fazla hak etmektedir.

Zamanla insanlar kütüphaneye de gelmeye başlar. 

Mustafa bakar ki kütüphaneye kadınlar hiç gelmiyor. 

Zenith ve Singer’e mektup yazar:

“Bana dikiş makinesi yollayın, firmanızın adını kütüphanenin girişine kocaman yazayım“ der. Zenith dokuz tane, Singer bir tane dikiş makinesi yollar (ilk sponsorluk faaliyeti). Salı günlerini kadınlar günü yapar. Kumaşı alan kadın kütüphaneye koşar. On makine yetmediği için sıra oluşur. Sırada bekleyen kadınların eline birer kitap verir, beklerken okusunlar diye. Okuma-yazma oranının düşüklüğünü görünce halkevlerine okuma yazma kursları vermeye gider. Halıcılık kursları başlatır, bölgede halıcılığı canlandırır. Bu arada valilik Mustafa hakkında dava açar, “kendi görev tanımı dışında davranıyor” diye. 50 yaşına gelen Mustafa Amca baskıyla emekli edilir.

Mustafa Amca köylüler arasında efsane olur, yıllar geçtikçe köylerdeki çocuklarda okuma aşkı yerleşir. 2005 yılında Mustafa Amca vefat eder. Tüm Kapadokya çok üzülür, aralarında toplanırlar. Ürgüp’e Eşekli Kütüphaneci Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykelini dikerler.

Girişimcilik ne biliyor musun?

Bulunduğun yere yenilik katmalısın. 

Mutlaka adım atmalısın. 

Yaptığın iş olduğu yerde durup duruyorsa, sende bir uyuzluk vardır arkadaş. İnsan var, dokunduğu yere değer katar; insan var, dokunduğu yere değer kaybettirir.

Bakın Nevşehir’den ve bu ülkeden nice müdür, amir, vali, bürokrat, milletvekili, politikacı geçti; binlercesinin adını kimse hatırlamaz ama Mustafa Güzelgöz ve eşeğinin heykeli var.


OKUMAK VE OKUTMAK ADINA GÜZEL BİR ŞEYLER OLUYORSA 
NE MUTLU BİZE...


7 Mayıs 2012 Pazartesi

BU ŞEHRİ TERK EDİYORUM...



Artık ,
Bu şehri terk ediyorum.
Sessiz zamanların,
Yalnızlığına yol alıyor
Yüreğim...
Sen ; merak etme sevgili,
Terk ediliş var, hüzün var,
Tükeniş yok bu sevda'da
Diyarlarda olacağım.
Bir yol kenarında,
Belki bir kaya gölgesinde,
Belki'de köhne bir meyhanenin
Tahta masasında sızmışım'dır.
Kim bilir..!.
Adres belli,
Tahmin 'de edersin hani
Ama;
Şehri terk ediyorum
Çünkü; çaresizliğim büyük,
Ve insafsız...
Acılarım, bir sevda yükü kadar ağır,
Dayanmak, acıları saklamak
Nereye kadar...
Susmak bazen evladır.
Özlemek ayrı bir hüner,
Sen merak etme sevgili,
Gönül sonsuza dek seni sever,
Seni özler.


Recep Keskin - ADANA
07/05/201     
                                                       

4 Mayıs 2012 Cuma

BAHARIN İLK SABAHLARI


                                                 
Tüyden hafif olurum böyle sabahlar; 
Karşı damda bir güneş parçası, 

İçimde kuş cıvıltıları, şarkılar;

Bağıra çağıra düşerim yollara;
Döner döner durur başım havalarda.

Sanırım ki günler hep güzel gidecek;
Her sabah böyle bahar;
Ne is güç gelir aklıma, ne yoksulluğum.
Derim ki: 'Sıkıntılar durdursun!'
Şairliğimle yetinir,
Avunurum.

Orhan Veli Kanık.



27 Nisan 2012 Cuma

Yokluğun Buz Gibi Soğuk

                                                        rekeskin@gmail.com                          
                                               
Uzaklardan bir ses olmanı isterdim, bir selam, bir nefes… “Üşüme” diye seslenmeni isterdim… Bir el olmanı isterdim, bir kol… “Özledim” deyip sarılmanı… En karanlık yerinde düşlerimin çıkıp gelmeni isterdim. Kınalı bir bahar gibi, umut ışığı olmanı isterdim hayatıma… Gelseydin ve yaslasaydım başımı omuzuna, ağlasaydım doya doya … Geçerdi üşümesi yüreğimin, geçerdi üşümesi içimin, kirpiklerimde yağmurlar dumanlanmazdı biliyorum…

Seninle suları yeşil bir ırmağın kıyısında buluşmak, saçlarının kokusundan öpmek, içime çekmek ve serin soluğundan içmek, sana sarılmak, kucaklamak, uçmak isterdim…

Ama nafile, aramızdaki bütün yollar kapalı… Bütün dallar kesik… Yokluğun buz gibi soğuk…
Üşüyorum…
Yüreğim de donmuş sanki. Gözlerimde…
Ateşler içinde bedenim…
Öyle bir üşüme ki, hiç bir şey ısıtmıyor artık. Bütün uzuvlarım uyuşmuş. Ezip geçiyor ruhumu acılar…

Yoksun işte…!
Bilirim, sevmek ve özlemek bir ateşe dokunmaktır; yakmaktır yüreğini yangınlarda.
Ama ben üşüyorum.
Yokluğun buz gibi soğuk.
Yakacak bir şeyimde yok…
Ağlıyorum, buza dönüşüyor gözyaşlarım… Ağlıyorum, akıp gidiyor gözyaşlarım çağlayanlara… Bakakalıyorum ardından çaresiz…

Ah! bir el olsan dokunsan alnıma, okşasan saçlarımı bir anne şefkatiyle.. Geçerdi ağrısı başımın, geçerdi biliyorum…
Bir gül olsaydın bahçemde, koklasaydım nefes nefes, çekseydim içime derin derin…
Bir göz olup baksaydın gözlerime, çekip alsaydın içindeki hüznü…
Ah! bir bilsen nasıl sevinirdi yüreğim, nasıl sevinirdi dudağımdaki gelincik, kapımdaki akasya…

Susuyorum artık derin derin…
Ve sessizce soluyorum bir hazan yaprağı gibi…
Oysa ne kadar çok hasretim konuşmaya, anlatmaya, anlaşılmaya…
Oysa ne çok istiyorum, tüm bedenimden söküp almanı yalnızlığımı, hicranımı bir tılsımla…
Yüreğim kanrevan, dikenler acımasız, ayaklarım kırık koşamıyorum artık doruklara, menzil uzak…

Gel…!
Yüreğim ol seher gülüm, her ölümümde bana yeniden hayat ver.
Elim ol, ayağım ol, canım ol…
Gecem - gündüzüm ol…
Ağlayan gözlerim ol, her damlada yeniden doğur beni, yeniden doğur umudumu. Her öldüğümde yeniden yarat ki, seni ne kadar özlediğimi anlatayım yeryüzündeki bütün canlı cansız varlıklara, ne kadar çok sevdiğimi …

Önce sen gel sevgilim… solmadan resimler, şiirler sislenmeden… İslenmeden geceler …
Sonra varsın ölüm gelsin…

alıntı

25 Nisan 2012 Çarşamba

İNCİTME GÖNÜL



Çiçeklerle hoş geçin, balı incitme gönül..
Bir küçük meyve için, dalı incitme gönül..

Başın olsada yüksek, gözün enginde gerek,
Kibirle yürüyerek,yolu incitme gönül…

Mevla verince azma, geri alınca kızma,
Tüten ocağı bozma, külü incitme gönül..

Dokunur gayretine, karışma hikmetine
Sahibi hürmetine, kulu incitme gönül..

Sevmekten geri kalma, yapan ol,yıkan olma
Sevene diken olma, gülü incitme gönül..

Konuşmak bize mahsus,olsada bir güzel süs,
Ya hayır de, ya da sus, dili incitme gönül.

                                             
Yunus EMRE

21 Nisan 2012 Cumartesi

HASRETİNDEN PRANGALAR ESKİTTİM...

                                                             

Seni, anlatabilmek seni.
İyi çocuklara, kahramanlara.
Seni anlatabilmek seni,
Namussuza, halden bilmeze,
Kahpe yalana.

Ard- arda kaç zemheri,

Kurt uyur, kuş uyur, zindan uyurdu.
Dışarda gürül- gürül akan bir dünya...
Bir ben uyumadım,
Kaç leylim bahar,
Hasretinden prangalar eskittim.
Saçlarına kan gülleri takayım,
Bir o yana
Bir bu yana...

Seni bağırabilsem seni,
Dipsiz kuyulara,
Akan yıldıza,
Bir kibrit çöpüne varana,
Okyanusun en ıssız dalgasına
Düşmüş bir kibrit çöpüne.

Yitirmiş tılsımını ilk sevmelerin,
Yitirmiş öpücükleri,
Payı yok, apansız inen akşamlardan,
Bir kadeh, bir cıgara, dalıp gidene,
Seni anlatabilsem seni...
Yokluğun, Cehennemin öbür adıdır
Üşüyorum, kapama gözlerini...


**Ahmed Arif















14 Nisan 2012 Cumartesi

ŞÖYLE OTURUP KONUŞAMADIK SENİNLE...




                                                    rekeskin@gmail.com
                                 



şöyle oturup konuşamadık seninle
şöyle karşılıklı
şöyle baş başa

bir türlü anlatamadım yüreğimdekileri
şöyle açık açık
şöyle bağırarak
şöyle sevdalıca

kadeh de tokuşturamadık seninle
göremedik şişelerin dibini,
haliyle sevdiğimizi
oturup da erkek gibi oynatamadık zarları kahve köşelerinde
hesabına değil koçum,
ortaya yürek koymacasına

özlediklerimizin ismini hep sakladık
hep yok saydık aslında var olanları
seviyorum diyenlere inanmadık
beceremedik sevmeyi belki de
hem inanmadık
hem beceremedik
ama hep aradık,
koynumuza alacak bir yar var mı diye

bazı günler kaybolduk çocukluğumuzun o dar
ve misket kokan sokaklarında
birbirine yakın taşlı kalelere gol attık,
cam kırdık,
kalp kırdık,
uslanmadık..
uslanmadık ayrılıklarda bile
cebimize dönüşü olmayan biletler sıkıştırdılar
itiraz edecek kadar reşit değildik o zaman sevişmelerde
büyüdüğümüzü bile,
çok sonraları farkettik
çok sonraları anladık yalnızlığın miras kaldığını
yalnızlık zenginlik değilmiş koçum,
kandırıldık..

sonra duvarlara astık,
güler yüzlü fotoğraflarımızı
mutlu olduğumuz günler içimizi acıtsın,
isyanlarımızı çoğaltsın diye
belki de mazoşist ülkesinin yaşayan vatandaşlarıydık
acıyla emzirildik diye,
acıya doyamadık..
şimdi salaş bar köşelerinde arıyorum kaybettiklerimi
şişelerin dibini görebildiğim her masada,
şarkılar söylüyorum
bir üstat türkülerle yıkıyor beni
bir başkası kulaklarıma hüzzam kusuyor ayılmam için
garson yan masadan diyerek, 
yazdığım şiirleri getiriyor önüme
kabaran hesabımı,
tanıdığım ve sevdiğim adamlar ödüyor
eve nasıl geldiğimi,
bir ben
bir de Allah biliyor

anlayacağın
şöyle oturup konuşamadık seninle
şöyle karşılıklı
şöyle baş başa

bir türlü anlatamadım yüreğimdekileri
şöyle açık açık
şöyle bağırarak
şöyle sevdalıca..

Pelin ONAY









Paylaş

9 Nisan 2012 Pazartesi

HAYAT DUR BEKLE BENİ...


                                              rekeskin@gmail.com






Hayat…’
Dur bekle beni
Dizlerimde derman kalmadı ardından koşacak!

‘Aşk…’
Her geçen gün öldürme yüreğimi;
Bi can daha kalmadı verecek!

‘Mutluluk…’
Kaçma benden her defasında
Bu sefer değerini bileceğim senin!

‘Acı…’
Uzak dur benden
Hiç sevemedim ben seni!

‘Hüzün…’
Esir etme artık beni
Ben zamanıyla çok büyüttüm seni…

Vee…”Sen…”
Daha fazla yorma beni…!
Ben fazlasıyla ödedim
Senin uğruna kaybettiklerimin bedelini…!


[ Özdemir ASAF ]
 



Paylaş

HİKAYE...


                                              rekeskin@gmail.com






Senin dudakların pembe
Ellerin beyaz,
Al tut ellerimi bebek
Tut biraz!

Benim doğduğum köylerde
Ceviz ağaçları yoktu,
Ben bu yüzden serinliğe hasretim
Okşa biraz!

Benim doğduğum köylerde
Buğday tarlaları yoktu,
Dağıt saçlarını bebek
Savur biraz!

Benim doğduğum köyleri
Akşamları eşkıyalar basardı.
Ben bu yüzden yalnızlığı hiç sevmem
Konuş biraz!

Benim doğduğum köylerde
Kuzey rüzgârları eserdi,
Ve bu yüzden dudaklarım çatlaktır
Öp biraz!

Cahit KULEBİ
 


Paylaş